Nymphomaniac 1 ve 2

Can Merdan Doğan

“Belki de her şey söyleyip yapıldıktan sonra mutluluk geliyordur.”

Joe’nun sesinden

Doruğa vardığında, ruhunun bulup tanıyacağı bir ağaç var:  Sağa ya da sola eğilmiş bir biçimde, rüzgara direnen ağacın, senden, geçmişinden, yıkıntılarından bir parça taşıdığını bilirsin. Bu parçayı yıllardır aramışsındır, fakat katı veya sıvı hiçbir madde bu parçayı karşılamamıştır. Onu bulmak için en uca gitmen gerekir.

Bağımlılık bir tür atıftır, senin ya da senin zapturapt altına alamadığın, içinde uyutamadığın hayvanının, başkalarınca ele geçirilişidir. Atıfta bulunulan sen değil, senin ne olduğunu aradığın, başkalarının “o sandığı” şeyin görünüşüdür; her görünüş gibi aldatıcı ve imalıdır o sanılan.  Gün geçtikçe “o sanılan”  bozguna uğrar, çünkü senin varoluşunun çürük mayası başkaları için bir isimdir yalnız. Bozgun, ismin kendisidir, ne yazık ki isimler isyanları içinde taşımazlar.

nym1

Pompeii -Suburban Baths-

Filmde Joe kendine ısrarla seks bağımlısı değil, nymphomaniac diyor. Joe için bu ayrım, seks bağımlısı oluşunun reddi değil, mitsel bir karşılığın ironisi, o nymph’lerden biri, muhtemelen nymph’lerin dryadlar soyundan. Filmin temel tartışması, ehlileştirilmeye çalışılan ve normlar içinde algılanabilir olan, bir bağımlının varoluşuyla; varoluşunun bir parçası olduğuna inandığı şeyin, sınanabilir/gerçekleştirilebilir/yanılabilir tarafının kültürel ve toplumsal alanda bir karşılığının olmadığı ilişkisi üzerine kurulu. Toplumun kendisi dekadan oluşundan mütevellit, bağımlıyı her iki şekilde de; yani sınanabilir/gerçekleştirebilir/yanılabilir tarafıyla da; ehlileştirip, normlara uygun kılan haliyle de teskin etmiyor oluşu. Joe’nun P. İçin söylediği “Dalgayı kumun üstünde tutamazsın.” Tam da bu uymazlık işte.  Elinde bir silah tutan ve patlatamayan kadın metaforunun, film boyunca bu uyumsuzlukla yüzleşmesini izliyoruz. Joe bağımlılığını o patlamayan ve sonunda patlattığı silah sayesinde fark ediyor, tek arkadaşım dediği, hikayesinin gizli, kırılgan ve dehşet verici yanlarını anlattığı bilge deli Seligman’da patlıyor o silah.

nym2

Bawdy House Girls

Tüm Deliklerimi Doldur ya da Where You Going with That Gun in Your Hand?

Joe’yu  tanıyoruz. En çok da 19.yy Avrupa’sından. Eşitlik ilkesinin gözetildiği, kadının yerinin, bu eşitlik ilkesince adice belirlendiği, Viktoryen ahlak anlayışının, tüm sıvılara yerleştiği; kadının ancak  jus maternum (analık yasası) ilkesince eşitliğinin adil görüldüğü, bir milyonu aşkın kadının yalnızca hizmetçi olarak var olabildiği, kilisenin erkeklere peşkeş çekmek için neredeyse fetva verip, düşmüş kadınlarla -evliliklerini bozmadan- yatabileceklerini alttan alta desteklediği, sanayinin hızla geliştiği, sanayi hızla geliştikçe deliklerin çoğaldığı bir tarihten ya da o tarihlerin günümüz varyasyonlarından tanıyoruz[1]  Joe’nun en büyük şansı belki de bağımlılığı… Bu sayede cinselliğin,  ilk günah uyarınca, şehevileşen tarafını, un ufak ediyor, çünkü cinselliğin tarafınca belirlenen sayısal değeri (3+5) ona ikiyüzlü ahlak anlayışının karşısında bir yer belirliyor.  Joe, erkeğin bir melek suretinde dünyada gezindiğine inanmıyor. Bağımlılık ilkesince, etrafa saçıp dökerken;  annelik yasasından, kutsallıktan, kibarlıktan vazgeçiyor. “Hissedemiyorum.” Diye bağırıyor birinci bölümün sonunda; hissiz/aşırı hisli hikayenin kodlarını entelektüel Seligman tarafından çözümlenmesi işin başka bir ironisini kuruyor. Söylencelerle, tarihle, kurumlarla fazla haşır neşir olmuş bu olumlayıcı/iyicil sesi ikinci bölümün sonunda öyle bir yere oturtuyor ki Trier, hissedemeyişin esas kaynağını “insanlığın alçaklığı” olarak okuyoruz.

nym3

Gabinetto/Pompeii’den erotik sanat

Filmin güzel taraflarından biri, Joe’nun bağımlılığının bir aile travması olarak belirmeyişi. Joe’nun babası, onu en iyi anlayan erkek belki de. Anne figürü ise, ilgisizliğiyle ön planda. Bir başka kadın figürü ise, Uma Thurman’ın oynadığı rol. Kocasını Joe’nun evinde basan, üç maskot çocuğuyla beraber “günah yuvasını” turlayan bu kadın; evlilik, melek kocayı koruma, anne olma erdemlerini korkunç bir iştahla taşıyor, filmin müthiş bir anını sahipleniyor.

Joe, üst sınıf erkekleri evlerinde tehdit edip, para kopardığı gayrimeşru işinden kalan silahıyla ikinci bölümde dans ediyor, Kadın aşığı P.’nin onu aldattığını öğrendiği anda patlamayan silah, aseksüel olduğunu itiraf eden Seligman’ın muhtemelen uzvunda patlıyor. Seligman, Joe’nun hikayesini dinleyip, şöyle bir yorumda bulunuyor:  eğer bir erkek olsaydın, bu yaşadıklarının hiçbir anlamı olmazdı…  Seligman hikayenin sonunda kibar bir ev sahibi olarak, dinlenmesi için Joe’nun kaldığı odadan çıkıyor ve kibarlığı bir kenara bırakıp uzvuyla oynayarak odaya geri dönüyor. Joe, ne yaptığını soruyor Seligman’a. Seligman, bunca erkeğe verdin, bana da versen ne olur, diyor. Joe böylelikle, Avrupa Tarihi’nin akla yaptığı yatırıma,  bir silah darbesi indiriyor, o kalkmayan uzuv, filmin sonunda yerini buluyor. Trier’in,  Amerikan Sineması hikaye anlatıcılığının, bu anaakım formun uzuvlarıyla ne halt ettiğini anlamak ise mümkün olmuyor.

Özetle, aklı değil kalbi hatırlamalı… Hey Joe şarkısını ise Charlotte Gainsbourg’tan değil, Jimi Hendrix’ten dinlemeli…

[1] Reay Tannahıll, Tarihte Cinsellik, Çev. Sinem Gül, Dost Yayınları, 2003, s.296



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


sekiz − 1 =

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>