Nasıl Bir Ses Çalışması?

Aysel Yıldırım

linklaterOyunculukta nasıl bir ses çalışması kurmalıyız? Peki bu konuda ne tür yaklaşımlar geliştiriliyor? Stanislavski’nin fiziksel aksiyon ve vokal aksiyon konusunda ortaya koyduğu temel çerçeve halihazırda -bizce- aşılamamışken, yukarıdaki soruya cevap aramaya başladık ve Kristin Linklater bize yardımcı olabilecek önemli isimlerden biri gibi duruyor. Freeing The Natural Voice adlı kitabını incelmeye başladığımızda, Linklater’ın vokal kullanımında temel ilkeler ve bir sistem ortaya koyma iddiasında olduğunu gördük. Ocak ayında ise, Linklater yönteminin öğretmenlerinden Susan Main’in Kadir Has Üniversitesi’nde açtığı bir haftalık atölyeye katılma fırsatı bulduk; böylelikle yöntemin bir grupla birlikte nasıl uygulanabildiğini deneyimledik. Bu yöntemi gündelik yaşantımıza yahut oyunculuk çalışmalarımıza yedirmek daha uzun bir araştırmanın konusu olacaktır elbette. Bu yazıda, kısaca yöntemin temel çerçevesinden bahsetmek istiyorum.

Hepimiz dünyaya en az üç oktavlık ses aralığı ile geliyoruz. Bir bebek minicik bedeninden beklemeyeceğimiz bir güçle bağırdığında, hepimizin hayretler içinde kaldığı anlar olmuştur. Linklater, “doğal sesin özgürleştirilmesi” derken işte, “arada ne oluyor da o sesi kaybediyoruz?” noktasından başlıyor sorgulamasına. Cevaben şunu buluyor; bir bebek için ses çıkarmak refleks aksiyona bağlıdır ama çoğu insan refleksiv davranma kapasitesini ya da ihtiyacını bir ölçüde kaybeder. Halbuki bebek hayatta kalmak için ses çıkarır; her şey midesinde duyduğu o “açlık sancısı” ile başlar. Bu sancıyı duyduğu an nefesini koşulsuzca ses tellerine gönderir ve bağırır. Bunun üzerine, etrafta buna cevap verebilecek durumda kim varsa koşar, ılık sütü ile bebeğin midesini, sıcak kolları ile küçük bedenini ısıtır, bebek rahatlar. Yani ses çıkarmak, bebek için açlığını bastırma ve hayatta kalmada elindeki tek aygıttır. Bu dönemde bebek tamamen birincil itkilerle davranır, davranışı spontandır. Gelgelelim, bebek 2 yahut 3 yaşına geldiğinde, ses nefes ilişkisi hala süperdir ama artık “düşünme” de vardır, yani “akıl”… Bir şeye ihtiyaç duyduğunda, örneğin -Linklater’ın keyifle anlattığı öyküyü yazayım- mutfaktan gelen çikolatalı kurabiye kokusuyla midesi kazındığında, o kadim sancı yine baş gösterecek, çocuk yine bunu bir ölüm kalım meselesi olarak algılayacak, çığlığı basacak, ama bu kez bu pek hoş karşılanmayacaktır. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve bu kez bebeğin kendi ötesinde normlar vardır; sosyalleşme ona isteklerini bulunduğu toplumca kabul edilebilecek hal ve kodlar içinde ifade etmesini söylemektedir. Ölçüsüzce dile getirdiği bu isteği iyi ihtimalle sadece reddedilecektir: “Eğer uslu bir çocuk olmazsan sana kurabiye filan yok”. İsteği karşılanmayan çocuk, bir süre sonra, kurabiyeyi yemediği için ölmediğini ama bu “ses” meselesinin biraz tehlikeli bir şey olduğunu, onu kontrol altına almak gerektiğini fark edecektir. Aynı itkiyle gidecek ama bu kez sesin yakıtı olan nefesini öyle koşulsuzca harcamayacak, nefesini ve mimiklerini bastıracak, ciğerlerinin altındaki minnacık hava ile kibarca belki rica edecektir “bir tane kurabiye alabilir miyim?” diye. İşte bu noktada devreye giren bireyin birincil değil ikincil itkileridir.

Yaşamın bundan sonraki kısmında da, işte bu ikincil itkiler dizisi ile davranır ve ses çıkarırız çoğu zaman. Refleksiv davranış ve “doğal” nefes, konuşurken çoğu kez yerini bu ikincil itki mekanizmasına bırakır. Ve bundan sonra da edindiğimiz gerilimler kadar savunmalar, engellenmeler ve çevresel faktörlere verdiğimiz negatif tepkiler, doğarken getirdiğimiz doğal sesimizin etkisini sınırlar, azaltır.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Linklater spontanlığın doğru, koşullanmışlığın (yani ölçüp biçerek konuşmanın) yanlış olduğunu iddia etmiyor. Ama spontanlığın mümkün olabilmesi gerektiğini savunuyor. Eğer sesin temel enerjisi özgür nefes değilse, sesin gerçek potansiyeliyle çalışamayacağını iddia ediyor. Ses üzerindeki fiziksel, zihinsel, duygusal blokajların –daha doğrusu ihtiyaç duyulmayan blokajların- kaldırılmasını savunuyor. Blokajlar yüzünden iç kaslarımızın beyinden ses üretmek üzere gelecek itkileri aktaramayacak kadar kasıldığını belirtiyor. Ses üzerine yapılacak her çalışmanın temelinde şu iki düsturun olması gerektiğini söylüyor: Bloke edilmiş duygular özgür bir ses önündeki temel engeldir, bulanık düşünce temiz telaffuz önündeki temel engeldir.

İhtiyaç duyduğumuz şey duygusal itkilerle doğrudan etkileşim halinde, zihinsel itkiler tarafından şekillendirilen –fakat onlar tarafından engellenmeyen- bir sestir. Bu yönüyle çalışma itki merkezli bir çalışma olarak ilerler. Zihinsel itkiler ve duygusal itkiler ses üretiminde temel referanstır; zihin duygularla olan bağlantıyı kurmada bir kaldıraç görevi görür.

Doğal sesin en fazla fiziksel gerilim nedeniyle bloke olduğunu görürüz. Bu nedenle bu yöntemde de, fiziksel gerilimden kurtulma yönlü çalışmalara bol bol yer veriliyor. (Fakat Linklater rahatlamayı, gevşemeyi bir takıntı haline getirmeyi de doğru bulmuyor; gereksiz gerilimlerden kurtulup, üretken, kurucu gerilimlerle çalışmaya devam etmeyi savunuyor.) Kaslar yer çekimine teslim ediliyor. Yer çekimine karşı olan tek şey omurgamız. Linklater bunu iki zıt kuvvetin oyunu olarak anlatıyor: “gravity vs. anti gravity”.  “Align edilmiş” yani hizalanmış bir omurganın pek çok duruş ve nefes problemini ortadan kaldırabileceğini iddia ediyor, Alexander Yöntemi’ne atıfta bulunarak. (Bu arada, sırtın boynun altında başlayıp belde biten kısım değil, topuklara kadar tüm arka omurga olduğunu vurguluyor. Buraya yaslanan, daha bağlantılı, hizalı bir beden, gereksiz gerilim ceplerinden daha rahat kurtuluyor.)

Kasların devreden çıkarılmasının farklı bir önemi de var. Bedenimizde rezonansı sağlayan şey kemiklerimiz. Kaslarımız değil. O yüzden kasları devreden çıkarmak, kemiklerin nefesle ve titreşimlerle buluşup işini yapmasını sağlamak gerekiyor. Hâlbuki pek çok ses çalışması ekolü kassaldır. Kaslarımızı geliştirdiğimiz ölçüde sesimizin de güçleneceği varsayılır. Örneğin, diyaframın güçlenmesi için karın kaslarının güçlenmesi gerektiği iddia edilir. Pek çok başka vokal teknik çalışmasında bunu gördük. Ama burada tam tersi mantık işliyor; kaslara değil diyaframın hareketine odaklanıyoruz. Nefes alırken, karnımız bir bebeğin karnı gibi yumuşak, kassız, nefesimiz düzensiz olmalı. Hatta sesin kaslar tarafından itilmesi mekanik, patlayan bir ses doğuruyor.

Sesimizin gücünü nefes belirliyor. Nefesi özgür almak çok önemli; çünkü biz nefes alıyoruz, beden kendiliğinden nefesi veriyor. Yani istemli olarak yaptığımız kısmı nefes almak. Nefesimizi ne kadar güçlü ve özgür alırsak, verilişi o kadar güçlü oluyor. Tıpkı ok ve yay gibi; atışın gücünü germe belirliyor. Bir kez burada özgürlüğü yakaladık mı, ses çıkarmak, çığlık atmak vs. hepsi daha özgür ve güçlü kılınabiliyor.

Diğer yandan, meditasyon, yoga gibi disiplinlerden farklı olarak, bu çalışmada nefesi bir ritme sokmaya, burundan alıp ağızdan vermeye vs. çalışmıyoruz. Yani nefesi bir düzene sokmaya çalışmıyoruz; özgür nefesin peşinde olduğumuz için nefesin kendi motor ritmini bulmasını sağlamaya çalışıyoruz. Aynı şekilde, “sese de bir şey yapmaya çalışmıyoruz, sesin bedenimizde yarattığı etkiyi keşfetmeye çalışıyoruz”.

Sesin bir hareket gibi bedenimizde dolaşmasını, farklı rezonans bölgelerini keşfetmeyi hedefliyoruz. Çünkü bedenin farklı bölgelerine odaklandıkça, sesi zorlayıcı bir bölge olan gırtlaktan kurtarmak mümkün oluyor. Gırtlak elbette sesin ürediği yer -“ses kutusu”- ama rezonansın yakalanabileceği bu küçücük bölgeye aşırı odaklanmak saçma ve sağlıksız; gırtlak dışında bedenimizde çok fazla kemik çok fazla boşluk var. Linklater yöntemi farklı hareket setleriyle farklı ses denemelerinin yapıldığı zengin bir egzersiz repertuarına sahip. Temel mantığı kavrandığında da, bu yönde epey geliştirilebilir.

Bu çalışma anlayışı, referans aldığı geleneğe de uygun olarak, beden-zihin ayrımına karşı. Linklater, Antonio Damasio adlı neouro-science uzmanına atıfla, beynin sadece kafatası içindeki organdan ibaret olmadığını, “bütün omurganın beyin olduğunu” söylüyor. “Bütün bedenimizle düşünüyoruz”. Bu neden egzersizlerde sesin sürekli hareketle birleştiğini açıklıyor. Çünkü sadece beynimizle değil bütün bedenimizle düşünüyor, bütün bedenimizle sesi ve onun için gerekli olan itkiyi üretiyoruz.

Duygusal itkilere ve beden farkındalığına bu kadar yoğun vurgu yapan bir yöntem olarak, “solar plexus” ve pelvis bölgesine yapılan vurgu da elbette yüksek. Diyaframımızın hemen altında karın boşluğumuzda, “solar plexus” diye adlandırılan, sinirlerimizin toplandığı, adeta bir sinir ağı gibi örülmüş bölge var. Ana nefes alma kasımız da doğrudan buraya bağlı. (Yani nefes, diyafram ve bu bölge arasında güçlü bir bağlantı var.) “Karnımda kelebekler uçuşuyor dediğimizde kast ettiğimiz ya da üzüntü halinde “yandığını” düşündüğümüz bölge bu bölge; duygusal durumlarımız açısından önemli bir merkez. Zihin ve duygunun sadece beyinde değil, bütün bedende ürediğinin de önemli bir kanıtı. Etkili bir sesin gerçekten bedenin derinlerinden ürediği yönünde bir imgelem, bir oyuncu için çok önemli. Bedenin derinlerinden üretilen, yani bütün bedende rezone eden ses bedenden öteye giderken, konuşmacıyı da genişletiyor.

Bu yazıyı hayli uzatmak, egzersizlerden ve yöntemin inceliklerinden bahsetmek mümkün, fakat bunu yapmayalım. Yöntem hakkında ayrıntılı bilgi ve egzersizler elbette, Linklater’ın “Freeing the Natural Voice” adlı kitabında mevcut. Kitabın çevrilmesi ses çalışmaları konusunda bir hayli fakir olan literatüre büyük katkı olacaktır. Diğer yandan, bu metodu, sesin metinle buluştuğu yerlerde sınamak ya da bir tiyatro çalışmasının parçası haline getirmek, yazının başında da belirttiğim gibi pratik bir araştırma ve hesaplaşmanın konusu. Örneğin yöntemi birlikte uygularken, toplu çalışmanın taklide dayalı yönünün getirdiği tuzaklardan nasıl kaçabileceğimiz yahut egzersizleri nasıl daha oyunsulaştırabileceğimiz cevaplamaya çalıştığımız sorular oldu. Vokal çalışmalarda ulaştığımız sonuçları paylaşmaya devam edeceğiz.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


− beş = 1

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>