Başbakan Özür Dilese İşini Bitirirler

NBC[Cansu Çamlıbel’in Nuri Bilge Ceylan ile gerçekleştirdiği Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan röportajını alıntılayarak aktarıyoruz…] … Bugün Türk aydınının en büyük sorunu nedir? Siz onu filmde çok iyi tarif etmişsiniz ama şu an kelimelere dökseniz nasıl tanımlarsınız?

Ne diyeyim şimdi? Zaten Türk aydını dediğimiz şeyin tümüyle genellenebilecek homojen bir yapısı olduğunu da söyleyemem. Ama yakın çevremde sık rastladığım ve filme de bir şekilde girmeyi başarmış özelliklerden bazıları olarak söyleyecek olursam, başkaları hakkında epey gelişmiş sezgileri ve bilgileri olmasına rağmen, kendilerini tanımak konusunda şaşırtıcı derecede kara cahil oluşlarını, bıçak kemiğe dayandığında kendini kandırma yeteneklerinin son derece gelişmiş ve kıvrak olduğunu, yaptıkları hemen her şeyi bir takım erdemlerle süsleme eğilimlerini söyleyebilirim. Vicdan, ahlak gibi temel kavramları çok fazla kullanmaları ve bunu sürekli kendilerini temize çıkartmak için yapmaları. Kendini korumak için harcanan enerjinin yarısı kendini tanımak ve gerektiğinde gerçekle yüzleşmek için harcansa aslında çok daha büyük yüklerden kurtulunacak.

- Filmde nasıl karşılığını buluyor bu söyledikleriniz?

Filmde de birbirini iyi tanıyan üç karakter, birbirlerinin kendini aldatmasına sürekli sinir oluyor ve kendince oyunu bozup buna izin vermemeye çalışıyor. Necla, Aydın’ın kendini kandırmasına tahammül edemiyor. Bunu onun yüzüne vurma eğilimi hissediyor devamlı. Oysa kendisi de, dizginleyemediği kocasına geri dönme arzusunu bir kitapta rastladığı “kötülüğe karşı koymama” gibi değerden düşmüş bir felsefeye bel bağlayarak rasyonalize etmeye çalışıyor. Nihal bunu hissedip, o da Necla’ya sinir oluyor. Bunun gibi şeyler.

- Ben filmde bizim toplumda bir süredir yaşadığımız bölünmüşlüğün izlerini gördüm. Aydın’la imam arasındaki ilişkide yok mu bu izler? Yoksa benim bir gazeteci olarak duyargalarım mı tarafa çekiyor?

Biraz öyle galiba. Çünkü zaten eğer özellikle onu kastediyorsanız, Gezi’den sonra yaşanan ya da ortaya çıkan hızlı kutuplaşmadan önce çekildi film. Ve çok önce yazıldı.

- Ama bu konuştuğumuz aslında Cumhuriyet tarihinde çok uzun süredir var olan bir kutuplaşma.

Aydın’la imam arasındaki ilişkinin böyle bir kutuplaşmanın ürünü olduğunu sanmıyorum. Ama Hamdi’nin imam olması, Aydın’ın en azından önemli olduğunu düşündüğü ve bu nedenle önemli bulunacağını umduğu bir takım kavramlar üzerine yazılar yazmasını sağlıyor. Ama laik-antilaik gibi üzerinde tümüyle özgür, doğrudan bir şekilde tartışılması zor, hassas konularda bir kutuplaşma söz konusu olduğunda, tartışmanın, başka kavramların üzerine yapıştırılarak sürdürülmeye çalışılması alışmadığımız bir şey değil. Belki de Aydın’ın yaptığı öyle bir şeydir. Ama Aydın din gibi hassas bir konuda iki laf edip kendince bir kahramanlık yapmak istiyor, ama öte yandan bunu yaptığı için, fazla korunaklı yaşamaktan iyice hımbıllaşmış yüreğinde sürekli korkular oluşmasına engel olamıyor. Ben aydın kavramı ya da Türk aydını kimdir gibi konulara kafayı takmış, bu konularda araştırmalar yapmış biri değilim. Biz, yani Ebru ve ben, sadece çevremizde gördüğümüz, kendimizde yakaladığımız veya bizi bir şekilde rahatsız eden bir takım değer yargılarını irdeleyen bir film yapmak istedik. Kendimizin ve başkalarının zayıflıklarına, karakterlerimizin de filmde yaptığı gibi belki, dayanamayıp bir iğne batırmak istedik.

- Kendi zayıflığınız nedir?

Kendi güçlülüğünüz nedir diye sorsanız belki yanıtlamak daha kolay olurdu. İnsan tabii ki son derece zayıf bir yaratık. Ama bunda sorun yok. Sorun bu zayıflığı bir suçmuş gibi algılatıp, içinde yaşayan herkesin hayatını bunları gizleme refleksleriyle donatmış olan bir kültürün içinde yaşıyor olmakta. İnsanları bir araya getirmeyi sağlayan nedenler genellikle bir ideoloji, bir eylem ya da bir inanç gibi dışsal nedenler olduğu için, içte yakalanan gerçeklikler hayata geçecek derinleşecek ya da kişiyi dönüştürecek bir kıvama ulaşamıyor.


 
- Son sözü söyleme meselesinde siyasetçi ile Türk halkı arasında da benzer bir ilişki var mı?

Bizim halk zayıflığı sevmiyor. Zayıflığın ne şekilde olursa olsun sergilenmesini bir erdem olarak görebilecek bir gelenek yok. Biraz da bu nedenle Erdoğan bu kadar oy alıyor. Mütevazılık falan hiçbir zaman gerçek bir üst değer olamamıştır bizde. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz. Kültürün bütün elemanları insanları şişinmeye, öğünmeye, defolarını gizlemeye itiyor. Bu da çok ağır bir yük taşımamıza neden oluyor. Gizlenecek şeyler devamlı birikiyor. İtiraf kültürü gelişse, bunları söylediğimiz zaman takdir görebileceğimizi düşünsek bunları açığa çıkaracağız. Yükten kurtulacağız. O zaman politikacı da özür dilemek için adeta fırsat kollayacak belki. Takdir göreceğini düşünecek. Ama bugün düşünmüyor, çünkü özür dilediği anda işini bitirecekler.

- Bu siyasetçileri yaratan bu toplum en nihayetinde diyorsunuz.

Sanatçının varsa bir görevi bu, bir gazeteci gibi sosyal meselelere dikkat çekmeye çalışmaktan çok (ki bu ülkemizde birçokları tarafından sanatçının asli görevi olarak düşünülüyor), yaşadığı kültürün içinde eksikliğini duyduğu bir takım temel insani dürtülere işlerlik kazandıracak bir manevi iklim oluşturmasıdır. İtirafı bir üst değer haline getirmeye çalışması, gizlemek ve bir suç olarak saklamak zorunda hissettiğimiz duygularımızla yüzleşmemize neden olması ve bizim ülkemiz için en önemlilerinden biri olarak belki, utanma eşiğimizi düşürmeye çalışması gerekir. Yani bunları sanatın görevi olarak söylemeyeyim de, böyle yapması dikkat çekmek için filme çekilmesi istenen sosyal problemlere daha çok yarar sağlar anlamında bunu söylüyorum. Yani bir şekilde belli bir ihmal ya da sorumsuzluk karşısında istifa eden bir bakanı ödüllendirecek ya da etmeyeni utandıracak bir mekanizma oluşturamazsak bu meseleler bitmez. Kültürün içine insanların ruhlarına sızabilecek yeni değer yargıları enjekte edebilecek en önemli araçlardan biri de sanattır bugün. Sinemadır, edebiyattır, tiyatrodur.

 

- Mesela son dönemde genç sinemacılar arasında Kürt meselesine çok büyük bir yönelim var. Bahsettiğiniz kaygılarla mı çıktı bu? Yoksa yıllardır konuşulamayanlar bugün özgürce konuşulabildiği için mi patlama yaşanıyor?

O kaygıyla yapan da vardır, yapmayan da vardır. Ama bu aslında bütün dünyada var. Özellikle azınlık denebilecek bir gruba aitseniz, sizden bu daha da fazla beklenmeye başlıyor. Sözgelimi Atom Egoyan’ın Ermeni sorunu üzerine, Spielberg’in Yahudi soykırımı üzerine bir film yapması bekleniyor. Ya da kadın yönetmen iseniz kadın sorunlarını merkeze alan bir film ya da Kürt kökenli iseniz o konuda bir film yapmanız bekleniyor gibi. Peki ama ya sanatçı kendisi için hayati olanın bu olduğunu hissetmiyorsa? Biraz Hamlet vari bir problem tabii. Bireyin kendisinden beklenen ile kendi içinde yakaladığı başat dürtüler arasında sıkışıp kalması. Bana kalırsa sanatçının asıl sahip olması gereken şey özgürlüktür. Çünkü özgürlük onun en iyi eserini ortaya çıkarabilmesini sağlar. İyi eser, onu en çok zorlayan meseleler üzerine çalıştığında ortaya çıkabilir. Çünkü ancak o zaman kanının son damlasına kadar tüm yeteneğini ortaya dökmek zorunda kalır. Çünkü bu işin iyisi, ısmarlamayla olmuyor.

Hürriyet

Yorum


işlemi tamamlayınız:


üç + = 7