Karışık Bir 24 Nisan Yazısı

Fırat Güllü

1972 yılında Üsküdar’da doğdum. Benden tam 103 yıl önce bu tarihi yerleşim merkezinde oldukça ünlü bir işadamı dünyaya gelmişti: Kalust Sarkis Gülbenkyan. Bu bilgiyi petrol girişimciliği sayesinde dünyanın sayılı zenginleri arasında girmiş birisiyle hemşeri olduğumu vurgulamak için paylaşmıyorum elbette. Dikkat çekmek istediğim şey biraz daha farklı: Pek çoğumuz sadece kendi kişisel tarihimizden bile yola çıksak bu ülkede son yüz yıl içinde yaşananlara dair pek çok şey söyleyebilecek durumdayız. Geride bıraktığımız hafta içerisinde ziyaret etme olanağını bulduğum Lizbon’daki Gülbenkyan müzesini dolaşırken kafamdan geçen düşüncelerdi bunlar. Portekiz gibi Avrupa’da Rönesans’a nispeten daha az katkı sunmuş bir ülkede Gülbenkyan’ın koleksiyonunun ne anlama geldiğini görsel sanatlara ilgi duyan herkes tahmin edebilir. 70’li yaşlarında yerleştiği bir ülkeye, tabir yerindeyse “ulusal bir müze” hediye etmiş bir koleksiyoncudan söz ediyoruz. Bu koleksiyonu canlı olarak görme fırsatını elde ettiğimde ülkemin kadim topraklarında ne büyük tarihi bir takas yaşandığının farkına vardım.

17. yüzyıla ait bir kaynağa dayandırılan bir iddiaya göre Osmanlı Sultan’ı II. Beyazıt, İspanya kralıFerdinand’ın Yahudileri ülkesinden sürme yolundaki politikasını şu sözlerle değerlendirmişti: “Bu Krala nasıl akıllı ve uslu Fernando diyebiliyorsunuz? Kendi ülkesini yoksullaştırıyor ve benimkini zenginleştiriyor.” Ferdinand ülkesini Yahudiler’den “arındıran” tek Avrupalı kral değildi, çağdaşı olan komşu ülke Portekiz’in kralı Manuel de benzeri bir uygulamaya imza koyduğunda ülkeden ayrılan Yahudi nüfusun büyük bir bölümü Osmanlı topraklarına yerleşmeyi tercih etmişti. İstanbul, İzmir ve Selanik’te yoğun bir nüfusa sahip İspanya ve Portekiz Yahudileri’nin imparatorluğa katkıları hakkında somut bir görüşe sahip olmak isteyenler Karaköy’deki 500. yıl müzesini ziyaret edebilir ve müze yetkilileriyle görüşebilirler. Elbette ki Lizbon’daki Gülbenkyan müzesiyle karşılaştırılamayacak, artık faal olmayan eski Zülfaris sinagogu içine kurulan bu mütevazı ama samimi müzeden elde edilecek izlenim Sultan Beyazıt’a atfedilen sözleri doğrular niteliktedir.

Peki, 15. yüzyılda nispeten hoşgörüye dayalı bir politik sisteme sahip olduğu için zor durumdaki mültecileri kabul eden bu ülkede nasıl oldu da akıntı ters yöne döndü? Gülbenkyan gibi önemli bir değer doğduğu büyüdüğü, tahsil hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği bu ülkeye sırtını dönmek zorunda kaldı? Hayatının anlatıldığı kaynaklarda onun özellikle Ermenilere yönelik 1894-1896 kıyımlarından sonra değişen atmosferin etkisiyle ailesini Mısır’a taşıdığı söylenir. Petrol işinden elde ettiği büyük gelirler ve Batılı şirketlerle olan güçlü ilişkileri, ailesini kurtarması için yeterli olmuştu. Kendisiyse işi gereği zaten Batılı metropollerde yaşayacaktı. Ta ki 1942 yılında Lizbon’a yerleşinceye kadar. Üstelik hayatının son yıllarını geçireceği Lizbon’a eli boş gitmemişti, 6000 parçalık paha biçilmez bir koleksiyonu da bu ülkenin kültürel zenginliğine bir katkı olarak yanında taşımıştı. Adeta tarih tekerrür ediyordu ama taraflar değişmişti: Bu kez tarihsel ve politik nedenlerle doğduğu topraklara dönemeyen eski bir Türkiyeli, Portekiz tarafından kabul edilecekti. Oysaki ben onu yaklaşık 25 yaş küçük olduğu Osman Hamdi Bey’in halefi olarak düşünmek isterdim. Osmanlı toplumunun bir evladı olarak insanlığın kaybolmaya yüz tutmuş kimi kültürel değerlerini korumak için yaptığı önemli girişimi, kendisine hayat veren bu topraklarda saklasın isterdim. Ama Kalust Sarkis Gülbenkyan, bunu yapamazdı. Çünkü Osman Hamdi Bey’in aksine o hem I. Dünya Savaşı’nı hem de ikincisini görmüş, yaşamıştı. 1915 yılında Osmanlı ülkesinde Ermenilerin başına gelenleri çok iyi biliyordu. Varlık Vergisi ve Aşkale sürgünlerinden mutlaka haberdar olmuştu. Hatta uzun ömrü onun 6-7 Eylül olaylarına dolaylı da olsa tanıklık etmesi için yeterli olmuştu. Hangimiz tüm bunlara şahitlik edip sonrasında da sırf orada doğmuş olduğumuz için bir ülkeyi vatanımız olarak kabul etmeye devam edebiliriz?

Ben bu satırları kaleme alırken çok sevdiğim bir dostum beni aradı ve Başbakan’ın 24 Nisan öncesinde yaptığı açıklamaları duyup duymadığımı sordu. Klavye başında olduğumdan bu tarihsel anı kaçırmıştım. Konuşmanın içeriğinden internet üzerinden haberdar oldum. Bu ülkede Ermeni sözcüğünün çok yakın bir zamana kadar küfür olarak kullanıldığı ve yaşanan kanlı tarihin yok sayıldığı hatırlanırsa bir Türkiye Cumhuriyeti başbakanının Ermenilerin 1915’teki acılarından bahsetmesi ve tehcirin bir insanlık suçu olduğunu ima edecek sözler söylemesi elbette ki önemsenmesi gereken gelişmeler. Üstelik bunu tehcir kararının ilk adımı sayılan 24 Nisan tutuklamalarının yıldönümünden bir gün önce yapması çok daha anlamlı bir jest haline getiriyor. Ama yine de herkes temkinli. Hiç kimse bu gelişmelere bakarak Türkiye’nin büyük ve geri dönülemez bir kabuk değiştirme hamlesine atılacağına dair bir umut besleyemiyor. Daha çok mehter adımı benzeri “iki ileri bir geri” gidileceği beklentisi hâkim olmuş durumda. Çünkü yaşanan trajik olaylar ve sonrasında oluşan sağlıksız politik ortam ve baskılar gerek Türk gerekse Ermeni toplumlarını o denli derinden sarsmış durumdaki, bu türden bir iki sembolik jestle aşılması olanaksız bir travma söz konusu. Artık daha sık paylaşılır olan dönmin tanıklılarına dayalı anlatıların tümünde yeniden ve yeniden bu travmanın etkilerini görmekteyiz. Daha somut konuşmak için birkaç tiyatro insanının hayat hikâyesine odaklanalım.

Agos Gazetesi’nin bu haftaki sayısında 24 Nisan tutuklamalarına bir tiyatrocunun hayat hikâyesi üzerinden bakılıyordu: 24 Nisan’da tutuklanarak bir ölüm yolculuğuna çıkan genç tiyatro oyuncusu Yenovk Şahen’den bahsediliyordu yazıda. Bu konuda yakın zamanda önemli bir çalışma yayınlandı. Nesim Ovadya İzrail’in kitabı “24 Nisan 1915”ten bahsediyorum. Oldukça yoğun bir emeğin ürünü olarak ortaya çıkan bu değerli çalışma, bizlere Yenovk Şahen gibi yüzlerce Ermeni aydınının nasıl bir gece evlerinden alındıklarını, büyük bir çoğunluğunun beş dakikalık bir görüşme için karakola çağrıldıklarından pijamalarını bile çıkarma ihtiyacı hissetmediklerini ve sonra ne olduğunu anlamadan apar topar çok büyük bir bölümünün sağ tamamlayamayacağı bir ölüm yolculuğuna çıkarıldıklarını detaylı biçimde anlatıyor. Diğer birçok isim gibi Şahen’in de son günleri hakkında bildiğimiz tek şey onun devletin zoruyla çıktığı bu yolculuktan asla dönmemiş olduğu gerçeğidir.

Şahen ateşli bir sosyalist ve Taşnak Partisi üyesiydi. Ancak buradan yola çıkarak devletin sadece tehlikeli bulduğu politik unsurları cezalandırdığı düşüncesine kapılmak yanlış olur. Bu ölüm yolculuğuna katılanlar arasında Ermeni aydınları arasında yaygınlaşmaya başlayan sosyalizan düşüncelere mesafeli bir duruş sergileyen hatta yazdığı romanlarda Talat Paşa’ya sempati beslediğini gizlemeyen Yervant Odyan gibi kişiler de vardı. Odyan, Der Zor’a gönderilen grup içerisinde sağ kurtulan ve Dünya Savaşı sonrasında doğup büyüdüğü şehir olan İstanbul’a dönebilen az sayıdaki talihli kişiden birisiydi. Muhtemeldir ki savaşta Osmanlı’nın yenilmesi, Ermeni tehcirinden sorumlu yöneticilerin yurt dışına kaçmaları ya da İngilizlerin kontrolü altında savaş suçları mahkemelerinde yargılanmaları onun yeni bir başlangıç için ümitlenmesine neden olmuştu. Ama 1922’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından tekrar Türk ordusuna bırakılmasını müteakip çok sevdiği bu şehri terk etmek ve hayatının son yıllarını Kahire’de geçirmek durumunda kalacaktı. Bu yıl Kültürel Çoğulcu Tiyatro Günleri’nin ilk gününü Yervant Odyan’a ayırdık. 3 Mayıs’ta saat 15.00’te İstanbul Konferans ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek bu etkinlikte Şehir Üniversitesi’nden Mehmet Fatih Uslu ve Özyeğin Üniversitesi’nden Murat Cankara Yervant Odyan’ın edebiyatçı ve oyun yazarı kimliği üzerine konuşacaklar. Berberyan Kumpanyası ve Tiyatro Boğaziçi de etkinlikte Odyan’ın çeşitli eserlerinden hareketle birer okuma tiyatrosu örneği sunacaklar.

Son dönemde hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşmayı başardığımız diğer bir önemli tiyatrocu olan Vahram Papazyan da şüphesiz Odyan gibi şanslı azınlığın içerisinde yer alıyordu. Sevgili arkadaşım Artsvi Bakhchinyan’ın, 10 Mayıs cumartesi günü 19. İKSV İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gerçekleştirilecek, “İki Adam, İki Dünya, Tek Sahne: Muhsin Ertuğrul ve Vahram Papazyan” başlıklı etkinlik üzerine çalışırken haberdar olmamı sağladığı ünlü oyuncunun anılarından alınmış, 24 Nisan’dan daha erken bir tarihte gerçekleşmiş çarpıcı bir anekdot (Bakhchinyan’ın ve diğer bir sevgili arkadaşım Sevan Değirmenciyan’ın aktarımlarıyla özetliyorum): “1914 yılında Venedik’te bulunan Vahram Papazyan Bakü Ermeni tiyatrosundan bir davet aldı. Batum’a gitmek üzere bir gemiyle yola çıktı. Gemi normal seyrini izlerken İstanbul’da durdu. Papazyan’ın anlattığına göre ordu Trabzon’a asker aktarmak için gemiye geçici süre için el koymuştu.  Papazyan bu zorunlu konaklama sırasında sonraki gemiyi beklerken kimi dostlarıyla sohbet etme olanağını buldu. Darülbedayi’nin kurulduğunu ve Antoine’ın Paris’ten gelerek burada ders vermeye başladığını öğrendi. Bunun üzerine doğduğu şehirde kalmaya karar verdi. O sırada Darülbedayi henüz faaliyetlerine yeni başlamıştı ve faal bir topluluğu yoktu. Bu sırada Mınakyan Topluluğu “Büyük Gece”nin provalarını yapmaya başlamıştı. Büyük usta yetenekli oyuncudan bu oyunda Dimitri rolünü üstlenmesini rica etti. Bu onun çok önem verdiği bir projeydi ve düşüncesine göre Vahram bu rol için biçilmiş kaftandı. Vahram teklifi kabul etti. Oyunun Şehzadebaşı’ndaki prömiyer akşamı salona Papazyan’ı tutuklamak üzere iki sivil polis geldi. Perdeci Raşit bunu öğrenince Papazyan’ı durumdan haberdar etti. Zor bela giysilerini değiştirip makyajını temizlemeye bile fırsat bulamayan Papazyan arka kapıdan kaçtı. Ertesi gün kapağı Odessa’ya giden bir Rus gemisine attı. Ama Rusya’ya giriş vizesi yoktu. Ona Odessa’ya inmesine izin veremeyeceklerini ve kendisini geri yollamak zorunda kalacaklarını söylediler. Papazyan son gün bir şekilde limanda inmeyi başardı ve kaçtı. Odessa’daki Ermeni kilisesine sığındı. Rahip ona kalacak yer verdi ve onu Prens Arghutyan ile tanıştırdı. Papazyan onun araya girmesiyle kurtarılmış oldu.” Muhsin Ertuğrul anılarında, uluslararası üne sahip genç Ermeni oyuncu arkadaşı 1911 yılında İstanbul’dan ayrılıp İtalya’ya gittiğinde şu sözcükleri kullanmıştı: ”Tanıdığım ilk gerçek yıldız Vahram Papazyan’dı. O gitti ve ortalık farelere kaldı.” Oysa aslında Vahram her zaman doğduğu şehre dönmeye eğilimliydi. O da tıpkı Odyan gibi savaş biter bitmez soluğu İstanbul’da almış ve Muhsin Ertuğrul’un ilk sinema deneyimlerine katılmıştı. Ama yine benzer şekilde 1922 yılında bulabileceği her türlü olanağı seferber edip Ermenistan’a kaçmak zorunda kalmıştı. Ölümünden 4 yıl önce kaleme aldığı bir mektupta Muhsin Ertuğrul’a sesleniyor ve ona İstanbul ve Ankara’da Türkçe oyunlar oynamak istediğini söylüyordu. Bu dileği hiç gerçekleşmedi.

Şahen, Odyan ve Papazyan. Bu toprakların yetiştirdiği üç değer. Bu üç adamın bir şekilde tiyatro sanatına bulaşmak dışında başka bir ortak noktaları daha vardı: Hiçbirisi doğdukları ve fırsat bulsalar ölmek isteyecekleri topraklara gömülemediler. Hâlbuki rahmetli Hrant Dink’in de söylediği gibi onların bu topraklarda gözü vardı, öldüklerinde altına girmek için…

Tüm bu düşünceler ve halet-i ruhiye içerisinde şimdi yeniden düşünüyorum. Başbakanın 24 Nisan konuşmasını gerçekten önemsemeli miyiz? Mantığım evet diyor ama vicdanım tatmin olmuyor. Hrantların, Sevagların katillerinin rahatça dolaştığı bir ülkede de hiç olamayacak sanırım.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


4 + = onüç

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>