Gündelik Durumlar, Gündelik Mekânlar ve “Sürpriz!”

Volkan Çıkıntoğlu

İkinci Kat’ın Sürpriz! Oyunu, Sami Berat Marçalı tarafından yazılıp yönetilmiş 2013 yapımı bir prodüksiyon. Oyun, bir üçlemenin ikinci ayağı olarak tasarlanmış ve program dergisinde belirttiği üzere merkezine iki şeyi: “kaçmak istediklerimiz, geçmiş travmalarımız ve kadın olarak ayakta durmanın zorluklarını” koyarak oluşturulmuş. O zaman şu sorudan başlayabiliriz: Üçlemeden bağımsız olarak Sürpriz!, bu temaları söylemden öte bir teatral deneyime dönüştürülebiliyor mu?

Bir oyun; metinle, açıkça vurgulayarak veya program dergisi gibi yan takviyeleriyle bir söylem üretebilir. Fakat böyle bir şey yapılacaksa bir bildiri hazırlamak illa sanatlı bir buluşma isteniyorsa edebiyat, sinema gibi dolaşımı daha kolay türler tercih etmek daha uygun olabilir. Çünkü, bana göre tiyatroda söylem nostaljiktir (orada olmayan) ve salonda gerçekleşen şey deneyimdir ve bir önermenin ortaya çıkması için deneyimin onu yeniden üretmesinden başka bir şeye yaslanmamalıyız. Buradan hareketle, İkinci Kat’ın oyunda nasıl bir tiyatral yapı oluşturduğuna baktığımızda, yine program dergisinden hareketle “naif bir doku”nun tercih edildiğini görüyoruz. Oyunu izleyenlerinden fark edeceği gibi bu naiflik, oyunculuklarda gündelik hallerin sahneye taşınması şeklinde kendini gösteriyor. Böylece bizi başka bir tartışmanın ortasına atıyor: Son zamanlarda sıkça rastladığımız bir sahneleme tercihi olarak gündelik durumlar/hal oyunculukta nasıl biçimlendirilir?

Sürpriz! bu soruya benzerlerinden pek farklı cevap vermiyor: Minimal hareketler, esnek tavırlar, ev hali/iş ortamı konuşmaları… Evet, tüm bu yönelimler, gündelik hallerimizi çağrıştırıyor, güçlü bir mimetik yapı barındırıyor olabilir fakat, oyuncunun sahnede olma ve izleniyor olma gerçeğinin de bir oyunculuk paradoksu olarak işin içine katılması gerekmez mi? Çünkü, her şeyden önce seyirciyle oyuncunun buluşma anında bir iş bölümü varsa, oyuncunun ilk üzerine düşen –aktif taraf olması nedeniyle-  mekanı enerjiyle doldurma, atmosferi kurma, illüzyonu büyütmedir. Bu yüzden, gündelik bir durum gösterimi bile yüksek bir enerji ile başlamalı, ikna ediciliğini orada yaratabilmelidir. Zaten, oyuncunun ve seyircinin yorumu, sadece mimetik olanın gösterilmesi ve buna tanık olunması durumundan doğmaz. Sahneye özgü bir büyüklük ile gündeliğin dönüşmesinden ve bu sayede ortaya çıkabilen vurgulardan oluşabilir. Sanırım, teatral deneyimden kastettiğim, oyunculuk bağlamında böyle bir şeye tekabül etmekte. Sürpriz! oyununda ise böyle bir izlenim elde ettiğimi söylemek güç. Öte yandan, daha gerçek üstü olarak tasarlanmış sahnelerde ise büyük hareketlerin bir oyuncu enerjisi ve sahne atmosferi yarattığı şüpheli. Her ne kadar daha rahat ilişki kursak da bu sahnelerin mekanik bir hali var. Bu yüzden bize oyuna bağlanabileceğimiz bir teşvik sunmuyorlar.

Oyunculukların kendini konumlandırması ve seyircide deneyimin oluşması konusunda metin üzerine düşeni yapmış mı diye bakalım. Metnin içeriği ve kendini sunduğu –bir anlamda dayattığı-  reji üslubu, bazı durumlarda yukarıda bahsettiğimiz tüm sorunların kendiliğinden çözümüne neden olabilir. Çünkü bütünlüklü bir metin, teatral bir biçim önerir ve bu sahnede somutlaştığında hem oyuncunun hem seyircinin tutunabileceği bir şey haline gelir. Fakat, Sürpriz metni, metin içi göndermelerine, gerçekle fantastik olanın iç içe geçmesine rağmen yapısal sorunlardan kurtulamamış gözüküyor. Tabii ki eğer bir metin, hele ki modern dünyada var olmayı amaç ediniyorsa, parçalı anlatımla oluşturulabilir veya hikâyesini bir çözüm sunmadan ilerletebilir. Fakat, şu teoriye de kulak vermek gerekir: Parçalı metinler, arkalarında  bir merkez olduğunu hissettirebilmeli, tüm parçaların birleştirilmeye çalışılmasıyla yoruma açık hale gelebilen bir bağlama sahip olabilmelidir.

Dergi yazarı Müge karakterinı yazarın sesi olarak kabul edip yazmak üzerine düşüncelerinden hareketle, Berat Marçalı’nın da “insan ilişkileri, benlik gibi şeyler” üzerinde durmak istediğini söyleyebiliriz. Böylece Sürpriz! metni; özel ilişkiler, iş ortamı, yazarlık durumu, bilinçaltı kapıları, metaforlar, gizemli mesajlar, masallar ve günlük hayata dair çokça tespitlerden oluşan büyük bir anlatım kümesi olarak karşımıza çıkmış. Bu kümede parçadan parçaya seyirciyle birlikte atlayabilmek için sağlam bir zemine ihtiyaç var. Modern parçalı anlatılarda, metinlerdeki net tercihlerin ve verili durumların olgunlaşmasıyla, okuyucuda tüm anlatılanların arkasında yatan bir merkez olduğu hissi oluşur. Bizi metni çözmeye sevk eden motivasyon da bu histen kaynaklanır. Fakat her çözme çabası bir yoruma sebep olacağından aslında her okuyucu kendi oluşturduğu merkeze ulaşır. Bu yüzden, Necla karakterinin anlattığı masalın finalindeki “Şimdi sana yazar sorusu. Hikâyenin çözülebilmesi için ne olmuş olabilir?” yerine asıl sorulması gereken; ‘Hikayenin çözümünü düşündürmeye sevk edecek ne olmuş olabilir?’ sorusudur. Tiyatroda da oyun ve seyirci arasında benzer bir durumun oluştuğunu düşünüyorum. Sürpriz! oyunun finalindeki havada kalmışlık hissinin, seyircinin bir dramatik çözüm beklentisinden ziyade, metindeki bu yapısal sorunlardan kaynaklandığını söyleyebilirim.

Sonuç olarak, Sürpriz! belki de asıl değerini bir üçleme içerisinde yer aldığı unutulmadığında bulacak bir oyun olabilir. Fakat, bu haliyle içinde barındırdığı potansiyele rağmen teatral bir deneyim olşturduğunu söylemek güç. Bıraktığı yarım kalan tadın, bir üçleme olmasından veya bilinçli olarak hedeflenen bir etkiden kaynaklandığını söylemek aşırı bir yorum olur. Diğer seyircilerde de oluşması muhtemel bu türden hislerin, metin ve oyunculuk yapılandırılmasındaki sorunlardan kaynaklandığını düşünüyorum. Gündelik halleri ve mekânları merkezine alan oyunlarda da benzer sorunların/soruların varlığından bahsetmek mümkün. O yüzden belki de en sağlıklısı, bu tartışmayı oyunların özelinden çıkarıp Türkiye’deki tiyatro serüveninin –özellikle alternatif tiyatroların- merkezine alabilmek olacaktır.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


3 + = onbir

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>