Deniz Yüce Başarır: Kent Oyuncuları’nı Asıl Güçlü Kılan Şey Bir Arada Olma Ruhuydu, Yani Gerçek Bir Topluluk Olma Hissiydi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Ebru D. Dedeoğlu‘nun Deniz Yüce Başarır ile T24 için yaptığı söyleşiyi sizinle paylaşıyoruz.

Deniz Yüce Başarır ile sohbetimizi 27 Mart Dünya Tiyatro Günü için planlamıştık. Ama planlar ile gerçekler her zaman örtüşmüyor. Ülke gündemi, hepimiz için yıpratıcı ve yorucu. Gençleri hayranlıkla, gururla izlerken, bir yandan da içimizi endişe kaplıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, ardından Mahir Polat, Murat Ongun ve Murat Abbas gibi isimlerin cezaevine gönderilmesi… Üstelik Mahir Polat’ın sağlık durumu da ciddi bir endişe kaynağı. Tüm bunlar olurken, hak ve adalet için sesini duyurmaya çalışan gençlerimizin tutuklanması hepimizi derinden sarstı. Her yeni gözaltı, her yeni karar, içimizdeki ışığın üzerini biraz daha örttü belki… Ama söndürmedi. Çünkü biz biliyoruz: Umut, her zaman en zayıf anımızda bile kıpırdanabilir. Belki de tam da bu yüzden, tiyatroya kulak vermek gerekiyor şimdi. Çünkü perde her şeye rağmen açılır. Ve biz hâlâ buradayız.

Mart ayının başında Deniz Yüce Başarır’la bir araya geldik. Yazar, yayıncı, podcast yapımcısı, seslendirme sanatçısı… bir zamanlar Doğan Kitap’ta birlikte çalıştığım yöneticim, bugün dostum. Onunla, 2021 yılında İBB Yayınları’ndan çıkan Perde Kapanmasa Görecektiniz kitabı üzerinden Kent Oyuncuları’nın hikâyesini, 1960’ların tiyatro atmosferini, babası Kâmran Yüce’nin emeğini, kolektif üretimin gücünü ve sahneyle hayat arasındaki görünmez ama çok derin bağı konuştuk. Bu kitap yalnızca bir tiyatro topluluğunun değil, bir dönemin, bir inancın ve bir idealin anlatısı. Sahnede parlayan yıldızlardan çok, sahne arkasındaki görünmeyen emeğin izini sürüyor. Deniz’in çocuk gözünden kulisler, Kâmran Yüce’nin arşivinden çıkan belgeler, basılmamış şiirler ve afişler eşliğinde tiyatronun nasıl yaşatıldığını hatırlatıyor bize. Arka kapağında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun şu cümlesi yer alıyor: “Türk tiyatrosunun duayen sanatçılarının kurduğu tam 60 yıllık müthiş bir hikâyenin sesi yankılanıyor burada. Bunu bir kitapla taçlandırsak ne güzel olur…” O söz bugün çok daha anlamlı. Çünkü bazen, sadece kitaplar kurtarır bizi.

– Perde Kapanmasa Görecektiniz sadece bir tiyatro topluluğunun hikâyesi değil, aynı zamanda bir tanıklık. Babanızın arşivinden, hatıralardan, belgelerden yola çıkarak bu hikâyeyi yazmak sizin için nasıl bir yolculuktu? Kitabın hazırlık sürecinde eşiniz Başar Başarır’ın arşiv çalışması yaptığını da biliyoruz.

Başar gerçekten çok büyük destek oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kent Oyuncuları’nın binasını satın aldığında, haberler “Yıldız Kenter Tiyatrosu belediyeye satıldı” şeklinde çıktı. Oysa orası Kent Oyuncuları olarak kurulmuş, sonradan Kenter Tiyatrosu adını almıştı. Yıldız Kenter elbette en büyük itici güçtü, ama burayı var eden tek kişi o değildi. Bu tiyatronun hangi zorluklarla kurulduğunu, kimlerin emeğiyle ayakta kaldığını neredeyse kimse bilmiyor. Eğer burası yaşamaya devam edecekse, bu hikâyenin de anlatılması gerekiyor diye düşündüm. Üstelik elimde babamın yıllarca özenle sakladığı inanılmaz bir arşiv vardı. O sadece sahneye çıkan bir oyuncu değildi; aynı zamanda tiyatronun dergilerini çıkartan, afişleri hazırlatan, oyun metinlerini yayımlayan, kayıtları tutan kişiydi.

Haberleri görünce hemen Başar’a, “Bu hikâyeyi yazmam lazım, arşivi toparlamama yardım eder misin?” dedim. Elimde onlarca fotoğraf, belge vardı ama hepsini tek başıma düzenlemem imkânsızdı. Başar yalnızca elimizdeki materyalleri taramakla kalmadı, sahafları dolaştı, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinin arşivlerinden, Hrant Dink Vakfı’ndan destek aldık. Böylece eksik parçaları da tamamlamış olduk. Kitabı daha da zenginleştirdik.

“O dönemde basılan her afiş adeta bir sanat eseri gibi”

– Arşivi tararken, geçmişle yeniden karşılaşmak, o anıları bir kez daha yaşamak size ne hissettirdi? Bugüne kadar fark etmediğiniz, sizi en çok şaşırtan ya da derinden etkileyen bir detay oldu mu?

Oldu tabii… Önceleri her ayrıntıya babamın kızı olarak bakıyordum. Çocukken turnelere gider, kulislerde vakit geçirirdim. O dünyayı gözlemlemiştim, içindeydim ama kitap için çalışırken tüm önyargılarımı bir kenara bırakmam gerekti. Sadece kendi tanıklığımı aktarmak değil, farklı açılardan da bakabilmeliydim. Beni en çok şaşırtan şey, babamın yalnızca bir oyuncu değil, aynı zamanda bir yayıncı da olmasıydı. Onu hep sahnede gördüm ama Kent Oyuncuları dergilerini çıkardığını, oyun kitapları bastığını fark ettiğimde başka bir yönüyle karşılaştım. Üç Kız KardeşPembe Kadın gibi oyunları yayımlamışlar. Bu, sadece sahneye odaklanmak değil, tiyatroyu yazılı olarak da yaşatmak demek.

Bir de afişler… Yurdaer Altıntaş’ı anmadan geçmek olmaz. O dönemde basılan her afiş adeta bir sanat eseri gibi. Kent Oyuncuları’nın logosunu, o pelikan figürünü o tasarladı, bu da tiyatroya çok güçlü bir kimlik kazandırdı. 1960’larda böyle bir vizyonla hareket etmek gerçekten büyük bir öngörü.1968’de Kent Oyuncuları binası açıldığında, orası yalnızca bir sahne değil, tiyatro kültürünü yaşatan bir merkez oldu. Babam da tiyatroyu sadece sahnede oynanan oyunlarla değil, yazılı ve görsel arşiviyle de geleceğe taşımış. Bunu fark etmek benim için büyük bir keşifti.

“Babam Kâmran Yüce, dar bir perspektiften bakmamayı tercih eden biriydi”

– Babanız Kâmran Yüce çok okur muydu?

Evet, hem de çok! Müthiş bir kütüphanesi vardı. Hatta biliyorsun, biz Demirciköy’e de o kütüphane yüzünden taşındık. Şehirdeki hiçbir eve sığdıramayacağımız kadar büyük bir kütüphanemiz oldu, üç kütüphane birleşince. Eve her gün yedi farklı gazete girerdi. Üstelik sadece kendi görüşüne yakın olanları değil, farklı görüşteki gazeteleri de okurdu. Dar bir perspektiften bakmamayı tercih eden biriydi. Kitapları, gazeteleri, sanata olan ilgisiyle Kent Oyuncuları’nın entelektüel beyniymiş aslında, bunu keşfettim. Bu, Yıldız Hanım, Şükran Bey ya da Müşfik Bey’in entelektüel olmadığı anlamına gelmiyor tabii ki. Ama babamın farklı bir çevresi vardı; gazeteciler, ressamlar, grafikerler, edebiyatçılar. Çok geniş bir sanat dünyasıyla iç içeydi.

– Dünyaya Sevgilerle’in kapağında yer alan babanızın portresi Ara Güler’e mi ait?  

Evet, Ara Güler’in çektiği bir fotoğraf. Hatta onunla babamın ölümünden yıllar sonra ilginç bir anım oldu. Akbank’ın Türkiyemiz dergisi için Ara Güler’le röportaj yapmaya gitmiştim. O dönem şöyle bir alışkanlığım vardı: Röportajı yayına girmeden önce konuklara gönderiyordum. Ona da göndermeyi teklif ettim ama “Gönderme, kendin getir” dedi. Peki, dedim, ertesi gün elden götürdüm. Röportajı okuduktan sonra bir zarf verdi. İçinde babamın, o ünlü fotoğrafıyla birlikte, aynı dönemde çekilmiş üç fotoğrafı vardı. Hepsini bastırmıştı. Bana uzattı ve gülerek “Bak, bunların tanesi bin dolardır ha!” dedi. (Gülüyor…)

Babamın arşivciliği, belge toplama merakı, her anı kaydetme isteği inanılmazdı. Aynı şey aslında tiyatro için de geçerli. Kent Oyuncuları’nın bıraktığı miras çok büyük. O dönemde çıkan dergiler hâlâ sahaflarda bulunabiliyor. Bizde de hepsi var. O dergilere baktığımda Kent Oyuncuları’nın ne yapmak istediğini çok daha iyi anlıyorum. Sadece oyunlarını sahneleyip kenara çekilen bir topluluk değillerdi. Tiyatronun entelektüel bir boyutu olduğuna inanıyorlardı. Benim bu kitabı yazabilmem için sadece kendi hatıralarım yetmezdi. Ana izleği o dergilerden çıkardım. Orada birbirleriyle yaptıkları röportajlar var, yurt dışından oynadıkları oyunlarla ilgili çeviriler var. Mesela Üç Kız Kardeş’i sahnelerken, Çehov üzerine yazılmış bir makaleyi bulup dergiye koymuşlar. Bu bile onların tiyatroya nasıl bir bilinçle yaklaştığını gösteriyor.

– Kent Oyuncuları’nın tiyatro anlayışı, o dönemde bir nevi yayıncılık gibi de işliyor diyebilir miyiz?

Evet, bugün yaptığımız yayıncılığın bir benzeri. O dönem, sadece bir rol dağılım çizelgesi hazırlamakla kalmıyorlardı. Şimdi artık o bile neredeyse dağıtılmıyor ama o zaman tiyatro yalnızca sahnedeki oyunla sınırlı değildi. Dergilerde sadece rol dağılımları değil, bambaşka içerikler vardı. Mesela Haldun Taner’den, Vedat Günyol’dan yazılar… O dönemin entelektüellerini, edebiyatçılarını tiyatronun içine dahil eden bir yapı kurmuşlardı. Şiirler de yer alıyordu. Orhan Veli’den çeviriler vardı. Adalet Ağaoğlu’nun çevirileriyle oyunlar oynamışlar. Daha sonra Adalet Ağaoğlu, Çok Uzak, Fazla Yakın adlı Kenter kardeşleri anlatan bir oyun da yazıyor ve Kent Oyuncuları onu da sahneliyor.

“Kent Oyuncuları’nı asıl güçlü kılan şey bir arada olma ruhuydu, yani gerçek bir topluluk olma hissiydi”

– Kent Oyuncuları denince akla hep Yıldız ve Müşfik Kenter geliyor ama burası sadece büyük oyuncuların sahnesi değildi, sahne arkasında da büyük bir emek vardı. Sizce Kent Oyuncuları’nı asıl ayakta tutan neydi?

Bence ekip ruhu… Aslında bu kitabı yazma sebeplerimden biri de buydu. Ekip ruhuna her zaman çok önem veririm çünkü bu işler tek kişilik olmaz, bir starla sürdürülemez. Yayıncılıkta da öyledir; biz hep bir ekip olarak, bir yazarın kitabını daha çok insana ulaştırmak için çalışırız. Egoları bir kenara bırakıp, herkesin yetenekleri ölçüsünde katkıda bulunduğu bir bütün oluşturmak gerekir. Kent Oyuncuları’nda da bu ekip ruhu çok belirgindi. Hem belgeleri incelediğimde hem de yıllar içinde gözlemlediğimde bunu net bir şekilde gördüm. Babam, “Ben sadece oyunumu oynarım, gerisine karışmam” deseydi, o dergiler çıkmazdı, Yurdaer Altıntaş o afişleri yapmazdı, basınla ilişkiler bu kadar güçlü olmazdı. Yani herkesin birden fazla alanda katkı sunduğu bir yapı vardı. Tabii ki bir lidere ihtiyaç vardı ve burada lider kesinlikle Yıldız Hanım’dı. Ama en parlak dönemlerine baktığımızda, Kent Oyuncuları’nı asıl güçlü kılan şey bir arada olma ruhuydu, yani gerçek bir topluluk olma hissiydi. Ne zaman ki o topluluk duygusu azalmaya başladı, ne zaman ki “biz” yerini “ben” duygusuna bıraktı, gerilimler arttı. Tabii bunda Türkiye’nin değişen koşulları ve tiyatroya olan ilginin dönüşmesi de etkili oldu. Ama genel olarak ekip ruhunun kaybolması her zaman bir çöküşü beraberinde getiriyor. O yüzden Kent Oyuncuları’nı asıl ayakta tutan şey, birlikte üretme gücüydü.

“Babam her zaman iyi niyetli bir muhalefetti”

– Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Müşfik Kenter ve Kâmran Yüce… Hepsi güçlü, egosu yüksek karakterler, büyük sanatçılar. Aralarındaki dostluğu düşündüğünüzde tiyatroya nasıl yansıyan bir bağ görüyoruz? İlişkileri nasıldı? Babanız denge miydi?

Bir oyuncunun egosuz olmasını bekleyemeyiz herhalde! (Gülüyor) Aralarında zaman zaman büyük tartışmalar olurdu ama babam, sonradan bana da söylendiği gibi, her zaman iyi niyetli bir muhalefetti. Bir ekip içinde muhalefetin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü iyi niyetli bir muhalefet, “Biz doğru mu yapıyoruz?” diye soran kişidir. “Bak, burada hata yapıyoruz” diyebilen kişidir. Eğer sürekli kendi yaptığının en iyisi olduğuna inanırsan, büyük bir hataya düşersin. Çevrene bakmayı ihmal edersin. Seyircinin hangi oyunu neden beğendiğini, hangisini neden reddettiğini anlamazsın. Tabii ki tiyatro sadece seyircinin beğenisine göre şekillenmek zorunda değil ama bu dinamiği göz ardı etmek de büyük bir eksiklik olur. Kent Oyuncuları, tiyatroda farklı türleri dengeli bir şekilde sahnelemeye özen gösterirdi. Entelektüel tiyatroya katkı sağlayan oyunlar, ticari başarı getiren komediler ve geniş bir seyirci kitlesini çekecek popüler yapımlar arasında bir denge kurmaya çalışırlardı. Bu yöntemle, komediyle gelen seyirciye aslında dünya tiyatro edebiyatından önemli oyunları da izletmeyi başarıyorlardı. Yani onları tiyatroya çekmek için bir kapı açıyor, sonra farklı türde oyunlarla tiyatro kültürünü geliştiriyorlardı. Aslında bu, yayıncılıktan çok da farklı değil. Yayıncılıkta da bir yandan çok satan bir polisiye basarsın ama aynı zamanda dünya edebiyatından güçlü eserler de yayınlayarak okurun ufkunu genişletmeye çalışırsın. Tıpkı tiyatroda olduğu gibi, iyi bir ekip çalışmasıyla çok geniş bir kitleye ulaşabilirsin. Onlar bunu 60’lı yıllarda özellikle çok iyi başarmışlar. Hem seyirciyi çekmişler hem de ona tiyatro edebiyatının en önemli eserlerini izletmişler.

– Ve idealizmin çok yüksek olduğu yıllar… O dönemde tiyatrodan para kazanmak mümkün müydü?

Hayır, çünkü dizi yoktu. (Gülüyor…) Dolayısıyla dizilerden para kazanmak gibi bir şey yoktu. 60’lı yıllarda Türk tiyatrosunun yükselmesinin en büyük sebeplerinden biri de, 1961 Anayasası’nın görece özgürlükçü yapısıydı. Bu dönemde pek çok özel tiyatro açıldı, seyirci tiyatroya ilgi göstermeye başladı. Ama bu, tiyatrocuların büyük kazançlar elde ettiği anlamına gelmiyordu.

“Pazartesiler, tiyatroların repo günüydü ama Kent Oyuncuları hafta yedi günse, sekiz gün oynuyorlardı!”

– Peki, devlet destek veriyor muydu? Kültür Bakanlığı’ndan herhangi bir yardım alıyorlar mıydı?

Hayır, hiç öyle bir şey yoktu. Hatta destek vermek bir yana, bir ara vergileri bile yükseltmişler! Tiyatroların kültür-sanat faaliyeti yürütmesine rağmen eğlence vergisi alınıyormuş. Bu duruma dair serzenişleri o dönemin tiyatro dergilerinde de görmek mümkün. Sonuç olarak, tiyatrodan büyük kazanç elde etmek çok zordu. Seyirci ne kadar çok gelse de her oyun aynı başarıyı yakalamıyordu, hiçbir şeyin garantisi yoktu. 1968’de Kent Oyuncuları kendi tiyatro binalarını yaptırdığında tamamen kredi çekerek ve borçlanarak bu adımı attılar. Ama müthiş bir azimle çalışıyorlardı. Mesela pazartesiler, tiyatroların repo günüydü. Ama Kent Oyuncuları için öyle değildi. O günlerde yakın yerlere turneye gidiyorlardı. Hafta yedi günse, onlar sekiz gün oynuyorlardı! Tiyatroyu yaşatmak için inanılmaz bir tempoda çalışıyorlardı.

– Peki, annenizle birlikte o turnelere katılıyor muydunuz? Küçük Deniz için nasıl bir dünyaydı tiyatro kulisleri?

Evet, çoğu turneye katılıyorduk. Tiyatro dünyası zaten başlı başına çok eğlenceli bir yer. Kulis hep hareketlidir; sohbetler edilir, kahkahalar atılır, sürekli şakalaşmalar olur. Sahnenin gerisinde her zaman bir espri, bir anekdot vardır. Düşünsene, küçük bir çocuksun ve etrafında makyajlı, kostümlü insanlar var. Hepsi büyük, renkli, farklı karakterler… O dünyanın içindesin, küçücük bir şeysin ama onların bir parçası gibi hissediyorsun. Küçükken sahneye çıkmaya kalktığım bile olmuş, beni tutup kenara çekmişler. (Gülüyor) Kent Oyuncuları’nın kendi tiyatro binasının kulisi de gerçekten çok güzeldi. Ortada kocaman bir oturma alanı vardı, iki tarafta ayrı kulis koridorları… Yıldız Hanım’la Şükran Bey’in odası çok şık ve konforluydu. Oyuncuların dinlenmesi için küçük josephine koltuklar vardı. Hatta her kulis odasında duş bile bulunuyordu ki bu her tiyatroda rastlanan bir şey değildir. Onlar binayı tasarlarken gerçekten düşünerek hareket etmişlerdi.

– Turneler nasıl geçiyordu?

Turnelerde sürekli şehir değiştiriyorduk. Ama mesela son İzmir turnelerinden birinde artık ergenlik dönemimdeydim. Harold and Maude oyununu oynuyorlardı. Biz İzmir’de tam kırk gün kaldık ve oyun her gece kapalı gişe sahnelendi. Hatay Amerikan Kız Koleji’nin muhteşem bir açık hava tiyatrosu vardı, orada oynuyorlardı. Kırk gece boyunca her oyunu izledim. Artık bütün replikleri ezbere biliyordum! Hatta biri hastalansa, sahneye çıkamayacak olsa, tabii ki 14 yaşında bir çocuk olarak sahneye çıkmam imkânsız ama en azından oyunun tüm repliklerini söyleyebilirdim. (Gülüyor…)

“Babam, Kent Oyuncuları’ndan ayrıldıktan sonra başka tiyatrolardan çok teklif aldı ama hiçbirini kabul etmedi”

– Babanız Kent Oyuncuları’ndan ayrıldığında büyük bir kırgınlık yaşamış fakat yıllar sonra geri dönmüş. Bir tiyatro topluluğu gerçekten bir aile olabilir mi, yoksa yolların ayrıldığı bir yol arkadaşlığı mıdır?

Hepsi çok yakın arkadaştı. Babam ve Şükran Amca (Şükran Güngör) Hukuk Fakültesi’nden beri arkadaşlardı. Küçük Sahne’de birlikte tiyatroya başladılar, sonra ikisi de hukuku bırakıp oyuncu oldu. Şükran Amca sonradan dışarıdan bitirdi ama babam tamamen tiyatroya yöneldi. Yıldız Hanım ve Müşfik Bey de Ankara’dan gelince, Kent Oyuncuları’nı birlikte kurdular. Yani dostlukları çok eskiye dayanıyordu. Ama işin içine sanat girince, hele de tiyatro gibi büyük tutkuyla yapılan bir işse, bazen yanlış anlaşılmalar, çatışmalar, egolar devreye girebiliyor. Öyle bir dönem yaşandı. Detaylarını kitapta çok dikkatli anlattım, burada konuşurken yanlış bir şey söylemek, kimsenin kalbini kırmak istemem. Ama şunu söyleyebilirim, babam çok kırıldı. Öyle ki, Kent Oyuncuları’ndan ayrıldıktan sonra başka tiyatrolardan çok teklif aldı ama hiçbirini kabul etmedi. “Ben Kent Oyuncuları’nda oynadım, başka yerde oynayamam. Orası benim evimdi, yuvamdı. Başka sahnede mutlu olamam.” derdi. Bunun yerine reklam ajansında çalışmaya başladı; hem metin yazarı hem müşteri temsilcisi olarak. Çalıştığı ajans da sıradan bir yer değildi. Atilâ Aksoy, Alev Alatlı, Süreyya Berfe gibi isimlerle birlikteydi. O dönem Bülent Erkmen de oradaydı. Bülent Bey, bu kitabın da tasarımını yaptı ve ortaya gerçekten müthiş bir iş çıkardı. Kitabın ruhunu çok iyi yakaladı, çünkü babamı tanıyordu. Sanatta tasarımın ne kadar büyük bir fark yarattığını bir kez daha görmüş oldum. Bülent Erkmen gibi bir ustayla çalışmak büyük şans!

– Kırgın olduğu yıllar nasıl geçti?

O beş yıl boyunca tiyatrodan uzak kaldı ama özlemi hiç bitmedi. Bunu en net anladığım anlardan biri, birlikte Hisseli Harikalar Kumpanyası’na gittiğimiz zamandı. Haldun Dormen’in yönettiği, Melih Kibar’ın müziklerini bestelediği, Çiğdem Talu’nun şarkı sözlerini yazdığı bu müzikal o dönem büyük olay olmuştu. Kadrosunda Nevra Serezli, Erol Evgin, Mehmet Ali Erbil, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Turgut Boralı gibi isimler vardı. Oyunun sonunda, kumpanya dağılırken, sahnede birkaç oyuncu bomboş bir sahneye çıkıp Nerede o günler, o eski günler… diye şarkı söylüyordu. Babamın yanımda hüngür hüngür ağladığını gördüm. O sahne, onun için çok birebir bir histi. Tiyatronun bir kumpanya olduğunu, dostluklarla kurulduğunu ve dağılınca geride büyük bir boşluk bıraktığını en iyi bilenlerden biriydi.

– Peki, nasıl geri döndü?

Reklam ajansında çalışırken, bir gün ekipteki birçok kişi işten çıkarıldı. Babam bu karara karşı çıktı. O stresle de mide kanaması geçirdi. Hastaneye yatınca, onu ziyarete gelenler arasında Yıldız Teyze ve Şükran Amca da vardı. Ellerinde bir oyun metniyle geldiler ve “Geri dön, bu oyunu beraber oynayalım.” dediler. Babam düşündü, taşındı ve sonunda kabul etti. Ve döndüğünde, sanki o beş yıl hiç yaşanmamış gibi devam ettiler. Kırgınlıklar silinmiş, eski dostlukları kaldığı yerden devam etmişti.

– Babanızın Kenterler Tiyarosu’nda hissesi de vardı, değil mi?

Evet, Kent Oyuncuları’nda babamın da hissesi vardı ve sonra o hisse bana geçti. Şunu çok iyi hatırlıyorum: “Bana bir şey olursa, o hisselere sahip çıkın.” demişti. O tiyatro binasında herkesin emeği vardı. O hisseler de boş yere verilmedi. Babam da dâhil olmak üzere, o sahneyi ve o dünyayı var eden herkesin inanılmaz bir emeği vardı. Ve biz de o emeğe sahip çıktık.

“Bu kitabı yazma nedenlerimden biri Kenter Tiyatrosu’nu yaşatmaktı”

– Kenter Tiyatrosu yıllarca özel bir yapı olarak ayakta kaldı ve Şehir Tiyatroları’na devredildiğinde büyük bir heyecan yaratmıştı. Peki, şu an ne durumda? Sizce bu miras doğru yaşatılıyor mu?

Duruyor öyle. Hepimiz oranın Şehir Tiyatroları’nın bir sahnesi olarak kullanılacağını düşündük. Tabelası değiştirildi, Şehir Tiyatroları’na ait olduğu yazıldı, bir şeyler yapılıyor gibi göründü. Ama sonra anladık ki, işler pek de öyle ilerlemiyor. Bu kitabı yazma nedenlerimden biri de buydu zaten. Oranın yaşaması gerekiyordu. Ancak sanırım bina ile ilgili bir problem var. Depremle ilgili olabilir ya da yapısal bir güçlendirme gereksinimi var gibi görünüyor. Üstelik bina sadece Kent Oyuncuları’na ait değil. Arkada üç-dört parsel var, yani aslında birkaç apartmanı kapsayan bir yapı. Ön girişinden bile fark edilir, çünkü bir apartmanın girişiyle iç içedir. Dükkanlar da var. Muhtemelen burayı yıkıp yeniden yapmak ya da güçlendirmekle ilgili hukuki veya teknik bir sorun yaşanıyor. Yani hepimizin büyük bir heyecanla beklediği, gerçekleşmesini umduğumuz şey ne yazık ki olmadı. Kitapta babama yazdığım mektuplarda da bundan bahsediyorum. O miras hak ettiği gibi yaşatılamadı.

– Son yıllarda tiyatro mirasının korunması konusunda büyük zaaflarımız var. Kenter Tiyatrosu atıl durumda. Kültürel mirasımızı koruma konusunda neden bu kadar başarısızız? Sizce bu yanlış kararların temelinde ne var?

Ne yazık ki, değerlerimizi koruma konusunda büyük bir zaafımız var. Geçmişimizi yok ederek modernleştiğimizi sanıyoruz ama aslında hafızamızı kaybediyoruz. Aynı şey Karaca Tiyatro için de geçerliydi. Neyse ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Karaca Tiyatro’yu tamamen yeniledi, bina baştan yapıldı. Umarım iç tasarımı da orijinaline sadık kalınarak restore edilmiştir. Güçlendirme yapıldığını biliyorum ama dekorasyonu nasıl olacak, onu henüz görmedik tabii. Bu arada Karaca Tiyatro’nun yeniden açılmasını beklerken, Küçük Sahne için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Şu anda sinema müzesi olarak kullanılıyor. Küçük Sahne Münir Özkul’un tiyatroya çıktığı sahneydi. Yok edilerek yerine bir müze yapılması inanılır gibi değil.

– Neden böyle bir dönüşüm yapıldı?

Bence modernleşmeyi yanlış yorumluyorlar. Ama burada bir modernleşme de yok aslında. Küçük Sahne zaten bir kültürel mirastı. Müze yaparken neden içindeki sahneyi de korumuyorsun? Müze ile sahnenin bir arada olabileceğini düşünmek bu kadar mı zor? Bu tür kararları gerçekten çok şaşırtıcı buluyorum

“Canlılık tek başına yeterli değil,  önemli olan niteliği koruyabilmek”

– Yıllardır tiyatroyu yakından takip eden bir izleyicisiniz, hatta uzunca bir dönem Afife Jale Jüri Üyesi olarak da değerlendirmelerde bulundunuz. Bugünün tiyatro dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, üç yıl boyunca Afife Jale Jüri Üyesi olarak görev yaptım. İstanbul tiyatro hayatını çok hareketli ve canlı buluyorum. Zaten Afife sürecinde de bu kadar çok oyunun sahnelendiğini görmek beni şaşırtmıştı. Ama burada önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Canlılık tek başına yeterli değil. Sayısal olarak çok oyun var ama önemli olan niteliği koruyabilmek. Bugün Türk tiyatrosunda birkaç temel sorun görüyorum. Tabii ki haddim değil, ben tiyatro eğitimi almadım ama tiyatrocuların arasında büyümüş, sahneyi çok iyi tanıyan ve iyi bir izleyici olmuş biri olarak konuşuyorum.

“Tiyatro, popülerlik üzerine değil, içerik ve sahne sanatının gücü üzerine kurulmalı”

– Sizce en büyük eksiklik ne?

Türk tiyatrosunun en büyük sorunlarından biri artikülasyon. Yani birçok oyunda sahnedeki oyuncuların söylediklerini anlamıyorum. Eğer duyduğumu anlamıyorsam, oyunun içine nasıl girebilirim? Görselliğe, yenilikçi rejiye önem vermek güzel ama metni unutmamak gerekiyor. Bence bu hataya çok sık düşülüyor. Bir diğer mesele de şu: Dizilerden gelen şöhretin tiyatroya etkisi. Bugün dizilerle ünlenen pek çok isim tiyatro yapmak istiyor ve bunu olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Ama yapımcılar sadece dizi oyuncularının popülerliğiyle tiyatro yapmanın cazibesine kapılmamalı. Tiyatro, popülerlik üzerine değil, içerik ve sahne sanatının gücü üzerine kurulmalı.

– Tiyatro seyircisi de değişti mi sizce?

Kesinlikle. Bazı salonlarda tiyatro izlemeye gelen seyircinin değiştiğini görüyorum. Sanki sahnedeki oyunu izlemek için değil de, dizilerden tanıdıkları insanlarla bir temas kurmak, “Buradaydık” diye sosyal medyada görünmek için geliyorlarmış gibi bir hava var. Bu sadece tiyatro için değil, yayıncılık dünyasında da var aslında. Çağın sorunu.

Söyleşinin tamamı için burayı tıklayınız: T24 

Paylaş.

Yanıtla