Metin Göksel
metinmoses@gmail.com
Totaliter ve otoriter yönetimlere sahip toplumlarda olan biteni gerçekçilikle anlatan oyunlar ve sanat eserleri üretmek yerine sanatçılar bazen dolaylı anlatılara, masallara, metaforlara başvurmuşlar. Bu hem koruma hem de anlatı zenginliği sağlayan bir üslup olsa da, böyle dönemlerde sözünü doğrudan söyleyen ekipler yeraltı performanslarını tercih edebiliyor.
İlk örneklerini Sovyetler Birliği’nde gördüğümüz Samizdat Tiyatroları ve Daire Tiyatroları’nda sanatçılar sansürden kaçmak için apartman dairelerinde oyunlar sahnelemiş. 70’lerde Polonya’da ortaya çıkan Teyzemin Dairesinde Tiyatro grubu gösterilerini evlerde ya da gizli mekanlarda sergilerken, seyirciler gösterileri ağızdan ağıza duyurmuş. İran da ise kadınların sahneye çıkma kısıtlamaları dahil sansüre karşı “site-specific” performanslar yapıldığı, yani bir evde veya bir çamaşırhanede geçen performanslar sergilendiği biliniyor. Örnekleri Arjantin’den, Güney Kore’ye, Çin’den Belarus’a çoğaltmak mümkün.
DasDas’ın bu sezon sahnelediği Sam Holcroft’un yazdığı Ayna adlı oyun işte böyle bir ortamda tiyatro yapan bir grubun, bizi yani seyircileri uydurma bir nikah töreni için kiraladıkları nikah salonunda gizlice sahneledikleri oyuna davet ediyor. Haliyle biz de bu “eylemin” içine dahil olarak yasaklı oyunun bir parçasına dönüşüyoruz.
Oyun esas olarak adını bilmediğimiz bir devletin kontrolündeki tiyatro ortamını tariflerken, yazılan metinlerin sansürle mi yoksa teşvikle mi, ideolojik ikna ile mi yazılması gerektiği üzerine bir tartışmayı da içeriyor. Tüm oyun metinlerinin Kültür Bakanlığı tarafından onaylanması kuralı bulunan bu rejimde, Kültür Bakanlığı görevlisi kahramanımız sansür yerine ikna politikalarını tercih etmektedir. Görevlimiz yetenekli genç yazarın önce kendisi tarafından sonra da deneyimli “vatansever” yazar tarafından yönlendirilebileceği inancıyla bir ikna sürecine girişir. Yaklaşımı baskı değil, uzlaşma yoluyla kontrol ve sisteme kazandırma yöntemidir. Foucault’nun ifadesiyle iktidar seni susturmaz, nasıl konuşacağını biçimlendirir. Bu bakış açısı günümüzün kültür politikaları, medya yapıları, festivaller, fon sistemleri ve “özgür ama çerçeveli sanat” tartışmaları için çok güçlü bir alegori sunuyor.
Oyun içinde oyunla, karakterlerin çelişkilerinin açığa çıktığı anlarla, sanat yaparken karşılaşılan ikilemleri, otosansürü, “vatanseverliği” de tartışmaya açan Ayna’da, kuşkusuz en çarpıcı soru yazarlığın ne olduğu sorusu. Oyunda ikna edilmeye çalışılan genç yazarın güçlü hafızası veya ilk elden tanıklıklar ile yaşananları yazma ısrarı karşısında, devletin kurgulananı metne dökme ısrarı karşı karşıya geldiğinde yaşananlar oyunun ana gövdesini oluşturuyor.
İlham Yazar’ın yönettiği, İlksen Başarır’ın çevirdiği oyunda, oyuncular Aytek Şayan, Barış Gönenen, Baran Can Eraslan, Sezen Keser, Serhat Barış, Serhan Çatalay, Vahap Vural, Fatih Elçin her şeyden önce seyirci ile birlikte yeraltında gizli ve riskli sahnelemenin tetikte olma halini yansıtırken, oyunculukta performans mükemmelliği anlayışından kaçınarak, bir tür anlatıcı üslubu diyebileceğimiz sade bir oyunculukla bize olayları aktarıyorlar. Oyunun içeriği ile uyumlu bu üslupta tetikte olma hali içinde yer yer seyirci ile doğrudan ilişki kurarak dışarısı ile içerisi arasındaki gerilimi salona taşıyorlar. Üstelik oyunu izlediğimiz 22 Mart, Cumartesi akşamı İstanbul’da gerçekleşen olaylar ve beklentilerin gerilimi, salona aynen yansıdı bile demek mümkün. Kültür Bakanlığı görevlisi Celik’i oynayan oyuncu, seyirci arasından gelen alarmı açık unutulmuş bir telefon mesajı sesi üzerine, salona dönerek “Önemli bir şey mi oldu dışarda? Önemliyse söyleyin, haberimiz olsun” diyerek, bir anda oyunun oturduğu zemini alabildiğine genişleterek, öykünün seyirci ile bağını güçlendirdi. Çünkü o gece oyuncu amaçlamasa bile dışarıda önemli şeyler olmaktaydı.
Kadronun ekip oyunculuğunu başarılı bir şekilde icra etmeleri, hem dengeli oyunculuk anlayışını güçlendiriyor hem de seyirciyle kurulan doğaçlama ilişki üslubunun işlemesini sağlıyor. Dekor ve aksesuar bir yeraltı performansı olarak tasarlanan oyun için oldukça işlevsel.
Salonlarda yüzümüze yüzümüze şoklar yaşatma denemeleri ardından özellikle son on, on beş yılda sokakta bizzat yaşanan şoklar, ekonomik krizler, göçler, iklim felaketi, dijital gözetim toplumu ve tüm dünyada artan otoriter eğilimlerle birlikte politik tiyatro değilse bile tiyatroda politik temaların yoğun olarak sahnelere taşındığı görülüyor. Oyunlar bizi şoka sokacak şiddeti göstermek yerine bu şiddeti üreten koşulları daha sık tartışıyor. Kırılmış anlatılar, belgesele yakın kurgular, doğrudan seyirciyle ilişki ve Ayna’da da gördüğümüz oyun içinde oyun, sahte düğün, sahne/seyirci ilişkisinin altüst edilmesi gibi metateatral stratejilerle yürüyen bu eğilim, seyircinin de “tiyatro seyircisi” rolünü nasıl oynaması gerektiği yönünde farkındalık oluşturuyor.
Ayna sansür, oto sansür, otoriter yönetim gibi politik bağlamı içermekle birlikte çözümler sunmak yerine seyircinin pozisyonunu sorgulamasını ve politikanın sadece içeriğini değil, politik olma halini tartışan bir oyun. Bu haliyle kendi aracını yani tiyatroyu da eleştiriye dahil eden bir yapı oluşturuyor.
DasDas’ın Ayna’sı gündeme getirdiği tartışmalarla izlemeye değer bir yapım.