Köşebaşı İşliği

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Cüneyt Uzunlar

bir hatıra:
çay bardağını göğsüne yaslıyor, bakışlarını hafif yukarı çevirip, muhayyel bir sihirli küreye odaklanarak başından geçenleri hayret verici bir zarafetle, titizlikle, hiçbir ayrıntısını atlamadan anlatıyor; durumu, durumun içindeki varlıkları kendine özgü, hatta şiirsel denebilecek bir sözdizimiyle betimliyordu. anlattığı şeyi işaret ediyormuşçasına uzanıp geri çekilen boştaki kolu, bilekten zarifçe kıvrılarak dönen eli, bir yelpaze gibi açılıp kapanan parmakları ve konuştukça cazibe kazanan yüzü hâlâ capcanlı. olayların, varlıkların, kişilerin, ilişkilerin vücudunun prizmasında kırılıp bükülerek nasıl zuhur ettiğini; bir hayal perdesine dönüştürdüğü yüzünde geçmişi nasıl oynattığını hatırlıyorum. arkadaşım bir gösteri sanatları mensubu değildi ama farkına varmaksızın bir oyuncu, bir hikâye anlatıcısıydı. buna karşılık anlattıklarının pek azını, sanırım onun mevcudiyetiyle ilişkilendirdiklerimi yahut kendi mevcudiyetimi alâkadar edenleri ama asıl anlatılarındaki çözümsüz kalan sorunlu durumları hatırlıyorum daha çok. onu her dinleyişimde/seyredişimde brecht’in köşebaşı tiyatrosu’nun o ilkel ve epik oyuncusunu görüyordum. boal’in kafadaki polisiyse, zihnimde bir zehir hafiyeye dönüşüyor, dünyayı bambaşka bir gözle görüyordu.

nedir hatıra:
düş kurgu ise hatıra da kurmacadır. deneyim hafızada eksik ve bulanıktır. geçmişi nasılsa öyle, olduğu gibi aynen, şimdiye getirip taşı(ya)mazsın. kendine yahut başkasına anlatırken, elinde olmadan ötesini berisini değiştirerek; şurasını abartıp öne çıkararak, burasını belirsizleştirip sansürleyerek; olanın ardındaki görünmeyeni düşleyerek anlatından bulgular, kanaatler, fikirler ihtiyacına uygun bir geçmiş, anlatış kurarsın. yahut tam tersi bulgu, kanaat ve fikirlerine uygun bir şekilde hatırlar, bir geçmiş uydurur yahut üretirsin. şimdiye nasıl yöneliyorsan geçmişe de öyle yönelirsin. şimdi de en az geçmiş kadar kurmaca, eksik ve bulanıktır. ağaç sözcüğü ne kadar ağaçsa, hatıra da anca o kadar hatırlananın kendisidir. zihnin kurmaca bir evren (fliegenglas) içinde yaşar. arkadaşım o masum hikâyeleriyle kendisini kurban eden, sahnesi sunağa benzeyen bir dünyayı her seferinde yeniden inşa ettiğinin farkında değildi. o hep mağdurdu ve bu dünya sürekli ona haksızlık yapıyordu. ben avım, kurbanım fikri tarafından kurulduğunun, kendini maruz kalan bir tip-karakter olarak yeniden yeniden kurduğunun farkında değildi. bana gelince ben de onu iyi bir anlatıcı ama farklı olaylarla hep aynı hikâyeyi anlatan iyi bir anlatıcı olarak hatırlıyorum. onun acısına erişimim yok. onun az öncekiler kadar, hakkındaki tüm tanımlamalarım eksik ve bulanık.

şimdi bu ışıkta yahut karanlıkta yahut da lôşlukta meseleyi yeniden toparlamaya çalışınca: yaşamadın mı yaşadın. bütün bu anlattıkların oldu mu oldu. ama tam olarak anlattığın gibi olmadı, olamaz. dedik a! her şeye olduğu gibi deneyime de erişim sınırlı. şimdi ne anlatıyorsun peki. anlattığın şey, geçmişe bakan kendindir; şimdide bulunan mevcudiyetin. geçmişi kurduğunca şimdideki kendini kuruyorsundur. peki hikâyenin bir deneyim aktarımı olması ne demek. aktardığın deneyim bu: şimdide bulunan ve geçmişe yönelen, kuran sürekli kuran mevcudiyetin. yani, mevcut oluşun, vücudun. uzuvların, bir uzviyet olmaklığın ve bu maddi varlığın senin kurmaca dünyandan bağımsız olarak, özerk bir zihin oluşu. öyle! bir taş ne kadar geçmişle doluysa senin mevcudiyetin de o kadar geçmişle dolu. bir taş ne kadar iyi anlatıyorsa sen de ancak o kadar iyi anlatabilirsin. bir taşın deneyimine ulaşmak ne denli zorsa, çok çok iyi anlatsan bile senin deneyimine ulaşmak o denli zordur. taşı iyi bir hikâye anlatıcısı kılan şimdideki mevcudiyeti, hacmi, ağırlığı, biçimi ise seni de mecburen iyi bir hikâye anlatıcısı kılan mevcudiyetin, şimdide bulunuşun, kapladığın yerdir. sadece varolmandan ötürü, hatırayla düşle dopdolu olarak bir deneyim yaşıyor, yaşatıyor ve aktarıyorsun. hatıra, anllattığın kadar hatta anlattığından çok mevcudiyetinin, vücudunun, yani anlatış biçiminin anlattığıdır. cyrano de bergerac’ın “asıl iş edâda” repliği, hamlet’in ünlü lafı “olmak ya da olmamak” ın kurucu önermesi “görünen değil olan deyiniz sayın bayan” repliği, goethe’nin “gerçeği göremezsiniz çünkü burnunuzun ucundadır” lafzı mevcuda, mevcudiyete yöneliktir. taşın da, ağacın da, yarasanın da hatırası şimdide içkin mevcudiyetindedir.

orfeus ölüler âlemine iner sevgilisi öridike’yi yeryüzüne çıkarmak ister. isteği kabul edilir, bir şartla. o önde sevgilisi arkada yeraltından yeryüzüne çıkarken kara ormandan geçeceklerdir ve orfeus dönüp ardına bakmayacaktır. eğer dönüp ardına bakarsa öridike’yi sonsuza dek yitirecektir. fakat orfeus, kara ormandan geçerken dönüp ardına bakar ve öridike’yi sonsuza dek yitirir. karalar bağlayan kahraman, kaplumbağa kabuğundan bir lir yapar, ömrünü lirikler söyleyerek geçirir. orfeus farkına varmadan ya da gayet bilinçli bir seçim yapmıştır. öridike’yi yeryüzüne çıkarıp, ona kavuşmak yerine, acılar içinde lirikler söyleyen ‘ruhsal’ bir mevcudiyet kurmuştur kendine. öridike’nin yerini lir, öridike’ye duyduğu aşkın yerini lirikler almıştır. bu miti anlamak için eskil yunan’da beden ile ruh ayrımına, beden karşısında ruha nasıl ayrıcalıklı bir yer tanındığına bakmalı. orfeus’un seçimi bütünüyle bedene karşı, bedenin dışındaki bir ruhsallıktan yanadır. öyle ki lirik hayatı içindeki diğer flört tekliflerini de elinin tersiyle iter. orfeus olması olası olmayan bişiyin vücutsuz mevcudiyetin, uzuvsuz uzviyetin metaforudur. işte en baştaki arkadaşım da zannederim ki ucundan biraz orfik bir anlatıcıydı.

fikir nakli:
birgün babam çocukluğunda yaşadığı, bana oldukça keder veren bir deneyimi gülerek anlattı. hayata bakışıma bulaşan, bana aktardığı o duygu neydi, keder mi sevinç mi. dikkatimi neye vermeliydim kederli hatıraya mı, sevinçli anlatışa mı. dikkatim ne kadar kederli hatıraya yönelse de bana yönelen sevinçli anlatıştı veveya aktarıştı. çünkü asıl deneyim, aktarılanda değil aktarıştadır, aktaranın mevcudiyetinde. yani şimdide. bir kayadan koptuğunu, uçurumlardan yuvarlandığını, denize düştüğünü, bin yıl suda, orda burda sürüklenip durduğunu, sapanlara konup fırlatıldığını ve daha neler neler anlatan ama şimdi elimde bir su damlası gibi saf bir şekilde duran taş o kederli geçmişiyle bana daha çok sevinçli bişiy anlatıyor. kederle dinlediğim, fakirlik ve her türlü şiddet dolu hikâyesinin içinden geçerek şimdiye gelen ve bana gözünün içine baktığı gibi bakan, beni kanatlarının altına alan babam, bana kederli hatırasını anlatırken sevinç veriyordu. şimdide bulunma gücünü, mevcudiyetimi onun mevcudiyetinden, hikâye anlatışından alıyordum. babam bana kederli hikâyesini anlatırken kudreti, neşesi, titiz sözdizimi, uzaktan bakabilme becerisi vb. ile beni mevcudiyetine katıyor, mevcut kılıyordu.

her şey bir zihindir:
hatırlamanın (kurmanın), hatıranın (kurmacanın) herkeste, her şeyde bulunan kesinlikle eksik, bulanık, bazen janjanlı bazen soluk, bazen abartılı bazen sansürlü yapısını görmezden gelerek hikâye anlatıcılığının ayrıcalıklı bir zanaat, hikâye anlatıcısının ayrıcalıklı bir zanaatkâr olarak ambalajlanışı, biraz da belki daha çok ‘hikâye dinleyiciliği’ diye bir zanaatin yokluğundan, gündeme gelemeyişinden, belki sadece, laf arasında söylenip geçilmesinden ötürüdür. hikâye anlatmak bir zanaat, ayrıcalık ise hikâye dinlemek de öyledir. fakat bu becerinin her şeyde içkin olduğunun farkına varmak için, kartezyen düşünmeden kopmak, öncelikle şimdide bulunan her mevcudiyetin bir zihin olduğunu, her şeyin zihnimizin bir parçası olarak bize anlattığını, bizimle irtibatta bulunduğunu; her şeyin kendimizinki kadar biricik bir zihinsel faaliyet içinde olduğunu; her şeyin şimdiyi ve birbirinin biricik zihnini kurduğunu yani olan geçmişlerle olası geleceklerle dolu olarak kendini kuran her mevcudiyetin hem kendi başına bir zihin hem de diğer mevcudiyetlerle birlikte kurulan bir zihin olduğunu idrak edebilmeliyiz. ki bu idrakle biz ancak, bir hikâye dinleyicisi, gözlemcisi, seyircisi, okuru olabilir, mevcudiyetimizi sonsuz bir şimdide sonsuzca yeniden yeniden be yeniden kurabiliriz.

yabancılaşmama imkânı:
başkalarının hatta tür dışı mevcudiyetlerin zihinlerinin nasıl işlediğini biraz gözlemleyip biraz tasavvur ettiğinde en çok senin zihninin sık sık geçmişin kederiyle geleceğin endişesiyle işgal edildiğini, mevcudiyetinin bu yüzden parçalandığını, sakatlandığını, kendine işkence ettiğini yahut tam tersi kendini aldatarak avuttuğunu hatta çok kez yücelttiğini göreceksin. hatırlamak (kurmak), düşlemek (kurgulamak) yazgın, evet, ama nihayetinde sen de türdeşlerinle ve ‘türdışıdaşlarınla’ birlikte estetik bir mevcudiyetsin. tüm kuruş ve kurgulayışlarının yadsımasına karşın diğer her şeyle birlikte sonsuz bir şimdide devinmektesin. ikici düşünmeden sıyırılıp, bu hakikati ayrımsayabildiğin an, keder ve endişeni yumuşatarak, wittgenstein’ın dili betimleyen fliegenglas’ının karmaşık düzeneğinden kurtulabilirsin, şimdinin içinde, en bütünlüklü hâlinle mevcut olabilirsin. bir taş kadar yalın ve katmanlı, duru ve derin, basit ve çarpıcı, sıradan ve mucizevi bir anlatıya, bir anlatışa ulaşabilirsin. bir hikâye anlatıcısının başarısı anlattığı olaydan çok, anlatışıyla sonsuz bir şimdi inşa edişindedir. ama sen ne yazık ki farkına varamadan kendini ve dünyayı kontürü yüksek çizgilerle biçimleyen ‘biçimci içerikler’i önceliyorsun. öncelikli olanın doğal içerikli biçim yani belirsiz, girift, karmaşık, sürekli dönüşen, aksak bir biçim oluşunu yadsıyorsun.

hikâyenin hikâyesi:
bay k. bahçıvan arkadaşını ziyaret eder. bahçıvan bir defne ağacını budamakta ve ona küre biçimi vermeye çalışmaktadır. fakat bir türlü başarılı olamaz. inatla budamayı sürdürür. nihayet ağacı heba etmek pahasına defneye küre biçimini verir. bay k.’ya dönüp işte küre der. bay k. ise küreyi görüyorum ama defne nerde diye sorar. bahçıvan küre biçimi vererek, ağacın yalın ve katmanlı, duru ve derin, basit ve çarpıcı, sıradan ve mucizevi doğal biçimini yok etmiştir. defneye, defneye ait olmayan bir içerik kazandırmıştır. yani ki, iyi bir hikâye anlatmak, ağacı iyi bir şekilde budamak istiyorsan mevcudiyeti-uzviyeti korumalsın. bir de buna kendi hikâyemi ekleyeyim: fi tarihinde mahalle parkındaki bir çalının geyik biçiminde budandığını gördüm. hem çalıdan hem geyikten çok ama çok etkilenen biri olarak bu yontuyu hiç beğenmedim. haftalar sonra geyik biçimi verilmiş çalı, yeni dallar yeni yapraklarla bozulup başkalaştı. hah dedim, işte hikâye bu ve işte güzel budur.

doğal işlik:
şimdi de geçip gidecek mi. hayır. şimdi geçip gitmez, bitmez. geçip gitse şimdi olmaz. içindeki olmuş bitmiş bulanık geçmişle ve olacak olası bulanık gelecekle dopdolu olarak şimdi sonsuzdur. olan ve olası olanla dopdolu olarak capcanlıdır. şimdi, geçmiş ve gelecekle kaplı her şeye sonsuzca yönelebileceğimiz (refleksiyon), geçmişi, geleceği, her şeyi sonsuzca betimleyebileceğimiz doğal bir işliktir. tekrar: bir deneyim aktarımı olarak hikâye anlatıcılığı salt geçmişin deneyiminin aktarımı değil, şimdide gerçekleşen bu (refleksiyonun) deneyimin de aktarımıdır. hikâye anlatıcılığının bir deneyim aktarımı olması demek sonsuz şimdide sonsuz işlem gerçekleştirme demektir. wittgenstein’a selam: bu doğal işliğin doğal işçileri ölümsüzdür. husserl’e selam: bu doğal işliğin doğal işçileri fenomenel dünyayı ‘elleriyle’ sürekli aralar. saussure’e selam: bu doğal işliğin doğal işçileri gösterenle gösterilen zıtlığının farkındadır, dildeki nâkısanın bilincindedir. marx’a selam: bu doğal işliğin doğal işçileri sürekli dünyayı, şimdiyi, dönüştürür. spinoza’ya selam: bu doğal işliğin doğal işçileri doğal faaliyetlerinin yaşama güçlerinde bir artışa neden olduğunun farkındadır. doa’ya selam: bu doğal işliğin doğal işçileri çabasız bir çabayla kendilerini yola bırakır. ve abdallara selam: bu doğal işliğin doğal işçileri gösteri yoluyla felsefe yapar.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Cüneyt Uzunlar

Yanıtla