Balet Mehmet Nuri Arkan ile Söyleşi:  “Catonizmin Dirilttiği Prometheus”

Yavuz Pak

nuri 1Huntington, “The Clash of Civilizations and the Remarking of World Order” (Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması) isimli kitabında, Türkiye’yi medeniyet ve kültür bazında “bölünmüş” ve “kararsız” ülke olarak tespit etmişti: Soğuk Savaş sonrası küreselleşme ve liberalleşme dalgasının kazandığı ivmeyle birlikte, yerkürenin tümünde küresel ve bölgesel gerilimlerin odağı haline gelen “kültür ve kimlik sorunsalı”, soğuk savaş sonrası kendini daha fazla “kimlik ve güvenlik boşluğu”nda bulan Türkiye’de de, hükmünü kurmuştur. (1) Huntington, globalizasyon süreçlerinin meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini sağlayan mekanizmaların ağırlık merkezinin hukuki-politik üstyapıdan ideolojik-kültürel üstyapıya kaydırılarak inşa edilen yeni hegemonyayı teorize eder. Bu çerçevede, Türkiye’nin payına da, muhafazakâr/liberal soslu yeni bir hegemonya düşer. “Kültürel çatışmaların”, devlet ve toplum yapısında önemli kırılmalar yaratarak, Türkiye’yi, cumhuriyetin, devrimlerin, devlet felsefesinin ve resmi ideolojinin açıkça sorgulandığı bir kavşağa getirdiği görülebilir. Dolayısıyla, Cumhuriyet tarihinin 90 yıllık döneminde sanata karşı en kapsamlı saldırıların gerçekleştiği, “ulus-devlet”, “lâiklik”, “Batılılaşma”, “modernleşme”, “demokrasi”, “hukuk devleti” ve “kimlik” kavramları temelinde yaşanan “kültürel savaşların”, yeni hegemonya tesisi sürecinin en belirleyici alanı olduğu söylenebilir.

Huntington’un öngördüğü kültürel savaşlar, insanlık tarihi için yeni bir kavram değildir aslında. Tarih, sınırlandırılmayan, “çoğunluk” anlayışıyla kutsanan ve “Catonist” bir hatta oturtulan politikaların, toplumları kültür ve kimlik çatışmaları üzerinden felakete sürüklediğine tanıklık eder.  Catonizmin fikir babası olan          Marcus Porcius Caton, MÖ 234-149 yılları arasında yaşamış Romalı zorba bir devlet adamıdır. Caton, gelenekçi, ahlâkçı ve dinsel sofuluğa dayanan muhafazakâr dünya görüşünü,  anti-elitizm ve anti-entelektüelizmle harmanlayıp, ilerici reformist bir iktidar projesi diye yığınlara yutturarak iktidarı yüceltmesiyle nam salar yaşadığı dönemde. Bunu yaparken de son derece kibirli, küstah ve agresif bir üslûpla kitleleri etkilemeyi başarır. Caton’un mirası olarak tarihe geçen “Catonizm”, Antik Çağ’a ait arkaik bir iktidar modeli olsa da, çağımıza kadar farklı biçimlerde varlığını sürdürür. Nitekim ünlü siyaset bilimci Barrington Moore Jr., Catonizmi, Asya ve Avrupa faşizmleri ile eski ve yeni muhafazakârlığın önemli bir unsuru olarak  nitelendirir.(2)                                               

Kültürel savaşın bir veçhesi olarak bugün ülke gündeminde olan TÜSAK yasa tasarısı, DOB’un kapatılması sonucunu doğuracak değişiklikler öngörüyor. İstanbul DOB’un ünlü baletlerinden Mehmet Nuri Arkan,  yeni bir hegemonya inşa etme sürecindeki iktidarın, aydınlanmaya ve yüksek sanata tümüyle sırt çevirdiğini, DOB’u öncelikle sadece Hürrem Sultan gibi Osmanlı tarihini anlatan bale oyunlarına indirgenerek ehlileştirilmeye yöneleceğini, sonra da tümden lağvederek opera ve balenin yok edileceğini söylüyor.

foto

Arkan’ın söyleşinin finalinde anlattığı trajik anıyı dinlerken, modern kültür savaşlarından onun arkaik kökeni olan Catonizme uzanan düşünceler canlanıyor zihnimde:“Yurtdışındaki gösterilerimizde ayakta alkışlanan bir ekibiz ancak kendi ülkemizde değerimiz bilinmiyor maalesef.  AKM elimizden alındı ama çok şükür Süreyya Operası’ndaki gösterilerimiz hep kapalı gişe oynuyor. Bizi yalnız bırakmayan ve ilgisini her gösteride salonu doldurarak gösteren muhteşem bir izleyici kitlemiz var. Bugün Süreyya Operası opera ve balenin mabedi haline geldi.” diyor Arkan.  Sonra duraklıyor bir an… Gözlerine çöken hüzün bulutu, yüzündeki sevimli ifade yerini gergin ve öfkeli bir bakışa eşlik ediyor. Ve sözcükler çatallanarak çıkıyor boğazından: “Gün geldi, hep ayakta alkışlanarak çıktığım Süreyya Operası’ndan tartaklanarak çıktım!!!” Zaman duruyor o an… Şaşkınlıkla bakıyorum Arkan’ın yüzüne ve donakalıyorum. Devam ediyor: ”Gezi eylemleri sürecinde bir gün tesadüfen Süreyya Opera binasının önünden geçiyordum. Kadıköy’de de protesto gösterileri vardı ve opera binasına sığınmak zorunda kalan bazı göstericilerin fuayeyi revire dönüştürdüklerini gördüm. İçeride yaralılar vardı. Yardımcı olabilmek için içeriye girdim. Ecza dolabımızdaki ilaçlar yaralıların tedavisi için kullanılıyordu. O sırada binayı onlarca polis bastı. Telaş ve korku içindeki insanlar ışıkları kapatıp kaçışmaya başladı binanın içinde. Çaresiz saklanmak zorunda kaldık. Üst kattaki küçük ve dar dekor odalarından birine 15-20 kişi sığınarak balık istifi gibi yığıldık. Telefonlar kapatıldı ve bir saate yakın sürecek sessiz ve gergin bekleyiş başladı karanlık odada.  Giderek havasızlıktan nefes almak zorlaşırken polisler binanın her yerinde kapılara tekmeleyerek ve alaycı ıslıklar çalarak göstericileri aramakta idiler.  Aralarında şu diyaloglar geçiyordu: “Burası neresi lan böyle?! Bu ecnebi binası mı yaa? “… “Ulan hayatında ilk kez opera binası gördün işte, keyfini çıkart, vur kapılara!”…

Ömer Madra, “Cumhuriyet tarihinin, hatta belki 700 yıllık Osmanlı İmparatorluğu tarihinin en önemli toplumsal dönüşüm hareketi olarak karşımıza çıktı Gezi Direnişi. Gezi, gerçek bir haysiyet ve demokrasi talebiydi.” diyor. (3) Madra’yı Tanıl Bora tamamlıyor: “Muktedirin tüm hegemonik görüntüsüne rağmen, en zayıf olduğu alanın kültür olduğunu söyleyebiliriz. Entelektüel ve kültürel alanda aslında çok zayıflar. Bu eksiklik bu alanı küçümseyen, ‘anti-entelektüalist’ diyebileceğimiz bir bakışla da örtülüyor. Entelektüalizmi süslü ve hayata değmeyen birtakım soyut meşgaleler olarak küçümseyen Catonist dil hep olagelmiştir zaten(4) Arkan’ı dinlemeye devam ediyorum: “Polisler bizi ararken kapanmayan telefonlardan biri çalınca yerimiz tespit ettiler ve önce yangın tüpü ile bir polis üzerimize saldırdı. Onu diğerleri takip etti.  Saldırı esnasında bir insan merdivenlerden itildi ve bacağı kırıldı. Ben sanatçı olduğumu söyleyerek itiraz etmeye ve polisleri ikna etmeye çalışıyordum saldırmamaları için. Opera’nın güvenliği devreye girerek bale sanatçısı olduğumu söyledi ve ellerinden aldı beni.  Bu sırada bir polis amiri yanıma gelerek, “Gel bakayım sen buraya. Buranın sanatçısı mısın sen??!?” diye sordu. Ben “Evet” deyince verdiği yanıt inanılmazdı:’Bir daha görmeyeyim lan seni buralarda! Bir daha olmasın!!!’  Beni kendi evimden kovan bir polis!!! Hayatımın en trajik anlarından biriydi!!!”

foto¦şraf 3

İşte bu an, Caton’un asırlar sonra Türkiye topraklarında dirildiği andır! Doğal olarak, Catonist iktidarın dili, en çok bekçilerinin söylemlerinde hayat bulur. Bir bakıma, modernizme karşı hissedilen kültürel ezikliğin rövanşist duygularla bastırılmasıydı Gezi sürecinde yaşanan şiddetin altında yatan. Gerçekte özünü çoktan yitirmiş, bir asırdan fazla süredir salt modernizm karşıtı olarak varlığını sürdürmüş ve bugün sadece kültür endüstrisine indirgenmiş kültürsüz bir kalabalığın öfkesi ve şiddeti, haliyle en çok bekçilerinde karşılık bulacaktı. “Bundan sonra bize parmağınızı sallayarak ukalâlık taslayamayacaksınız” kompleksinin, Catonist yapıyla birlikte patolojik bir boyuta evrilmesiydi şiddeti körükleyen. Catonizmin ana argümanı; bütün kötülüklerin ve sorunların kaynağında gelenekten kopuş ve ahlâki yozlaşmanın bulunduğudur. Kurtuluş reçetesinde ise, geleneğe dönüş ve moral bir arınma yazılıdır. Gerçi politik söylem tamamen bu yönde olsa da, bu kavramların içi boş ve son derece muğlâk olduğu, Catonist iktidarların bugüne kadar hiçbir ahlâki reform gerçekleştirmedikleri, tarih boyunca tek somut icraatlarının, insanlara kamusal ve özel yaşamlarında gerici-muhafazakâr düşünce ve davranış kalıplarını ve kültürel yozlaşmayı dayatmak olduğu görülür. (5) Hatta ironik bir biçimde, ahlâki çürümeye bir tepki olarak doğan bu iktidar tipi, barbarlığı ve şiddeti hâkim kılmasıyla ünlüdür. Bilim, felsefe, sanat ve estetik için de aynı şey geçerlidir. İyi, doğru ve güzelin “gelenekten” başka bir referansı yoktur. Catonist rejimler, bilimsel ve entelektüel hayatın sığlaştığı ve sanatın alabildiğine çoraklaştığı, en gerici rejimler olarak tarihe geçtiler. Catonizm, insanları arkaik kültürlere yönelterek biat kültürünü yüceltirken akılcı olana, entelektüel birikime ve ilerici her türden harekete savaş açar.  Nitekim, Catonizm, tam da Arkan’ın yaşadıklarının tarihsel/politik/toplumsal izdüşümüdür!

Söz yine Arkan’da: “Çıktığımda sokakta avazım çıktığı kadar bağırdım. Yaşadıklarım bir sanatçı olarak o kadar zoruma gitmişti ki, gözyaşlarıma hâkim olamadım… Hayatım boyunca bu yaşadıklarımı unutamayacağım. Her sahneye çıkışımda, yukarıdan geçerken sığındığımız o odayı görüyor ve ürperiyorum! Bu sadece Türkiye’de yaşanabilirdi inanın… Düşünebiliyor musunuz, Bolşoy Balesi’ne polis girip bir bale sanatçısını tartaklayabilir mi hiç? Dünyanın hiçbir yerinde olamaz böyle bir olay! Ama bu yaşadıklarım yıldırmadı ve moralimi bozsa da sanata ve hayata dair umudumu ve cesaretimi kıramadı; bilakis güçlendirdi!!!”                        

              nuri 2                    

Arkan’ın bedenine ve kimliğine yönelen bu saldırı, sanatın ve estetiğin insanlık tarihinde ulaştığı en yüksek noktalardan biri olan baleye karşı düzenlenen, ilkel çağların en barbar saldırganlığının günümüze uyarlanmış trajik bir öyküsü. Süreyya Operası’ndan, sokağa çıktığında öfkesine ve sinirlerine hâkim olamayarak döktüğü gözyaşları ile avazı çıktığı kadar bağırmaya başladığında, çığlığı insanlığın, sanatın isyanına dönüşüyor ve çağları aşarak zincirlere vurulup kartallara yem edilen Prometheus’un acı dolu haykırışlarıyla buluşuyordu. Bilinmeli ki, Arkan’ın öfkeli çığlıkları Prometheus’un ateşini körüklerken, üçüncü bin yılı Ortaçağ’ın karanlığına boğmak isteyen Catonist muktedirleri titretecektir. Zira Prometheus’un tanrısal düzene kafa tutarak çaldığı ateş, bugün hâlâ insanlığın yolunu aydınlatan bilimin, uygarlığın ve yaratıcılığın sembolüdür. Çağlar boyunca insanlık, bu ateşi körükleyerek zulme karşı direnişini zaferle taçlandırmayı bilmiştir.

Kaynakça:

1)                 Huntington, Samuel P.  “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması”, Okuyan Us Yayınları, İstanbul, 2002, s: 196

2)                 Öngen, Tülin. “Yüzde Ellinin Sırrı?”, Birgün Gazetesi, 1 Temmuz 2011

3)                 Madra, Ömer. “Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son On Yılda Kültür ve Sanat Politikası”, derleyen: Özgür Duygu Durgun: http://t24.com.tr/haber/omer-madra-talan-kulturuyle-daha-fazla-devam-etmek-imkansiz-gorunuyor,251545

4)                 Bora, Tanıl. “Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son On Yılda Kültür ve Sanat Politikası”, derleyen: Özgür Duygu Durgun: http://t24.com.tr/haber/tanil-bora-muhafazakarlar-kultur-sanat-alaninda-iktidar-olamamaktan-rahatsiz,250800

5)                 Öngen, Tülin. A.g.e.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


iki + = 5

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>