Yaratıcı Öğretim Üzerine

ZehraIpsirogluŞükran Kurnaz’ın Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu ile söyleşiyi yayımlıyoruz.

Türkiye’de, seksenli yılların sonlarından itibaren yaratıcı düşünme tarzının oluşması ve gelişmesi konusunda çalışmalarınız oldu; birçok kitabınız yayınlandı. O yıllarda ne tür çalışmalar yaptınız, böyle bir çalışma yapma ihtiyacı nasıl doğdu?

ÇYDD (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği) kurulduğunda eğitim komisyonunu kurduk. Her birimiz farklı disiplinlerden dört kişiydik. Benim alanım tiyatro ve edebiyat. Annem (Nazan İpşiroğlu) sanat tarihçisi ve müzisyen. Prof.Dr. Jale Baysal annemin kuşağından kütüphaneci. Prof. Şeyda Ozil o da dil bilimci. Yaratıcı bir öğretim arayışı içinde İmece kitaplar çıkarmaya başladık. İlk kitap, ‘Yaratıcı Toplum Yolunda Çağdaş Eğitim’ çok yankı yaptı basında 90 yılların başlarında. Öğrenci odaklı eğitim, yaratıcı yazma, sanatın eğitime katkısı gibi uygulamaya yönelik çalışmaların yanında, yaratıcı düşüncenin kuramsal temelini kurmaya yönelik çeşitli yayınlar yaptık. O yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde Dramaturgi ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü’nü kurmuştum. Üniversite öğrencilerinin de eğitim çalışmalarımıza çok katkısı oldu. Kasımpaşa’da, Koca Mustafa Paşa’da pilot okullarda çalışmaya başladık. Özellikle eğitimde tiyatroya geniş çapta yer verdik.

Eğitimde Tiyatro çalışmaları dediğiniz yöntemi biraz açabilir misiniz? ÇDD’nin (Çağdaş Drama Derneği) Türkiye’de yapmaya çalıştığı uygulamayla benzer bir şey mi?

Bizim amacımız öğrencilerin eleştirel düşünme yetilerini ve yaratıcılıklarını geliştirmekti. İçinde yaşadıkları ama hiç sorgulamadıkları konular üzerinde düşündürmek, sosyal sorumluluk duygularını geliştirmekti. Aile içi şiddet, cinsiyet ayrımı, çocuk hakları, medyanın etkisi, çevre bilinci, okul ve not baskısı gibi konulardan yola çıkarak doğaçlama çalışmaları yaptırıyorduk. Eğitimde tiyatro ya da yaratıcı drama doğaçlamaya dayanıyor.

Yaratıcı okuma alanında daha önce de çalışmalarınız olmuş muydu?

Üniversite okumak için Berlin’e gittiğim yıllarda ailemin olanakları sınırlı olduğu için ilkokulda öğretmenlik yapmaya başlamıştım. Oradaki işçi ailelerinin çocuklarına Almanca öğretiyordum. Bir yandan okuyup bir yandan para kazanıyordum. Derslerde kullanmak için klasik Almanca gramer kitapları aldım. O kitaplardaki yöntemlerle dersleri işliyordum. Çocuklar inanılmaz şekilde sıkılıyorlardı. Beni sevdiklerini hissediyordum ama büyük bir sıkıntı vardı. Onlar sıkılıyor ben sıkılıyorum… Bu böyle neredeyse bir yıl devam etti. 1970’li yıllar ve henüz Almanya’da da yaratıcı dil öğretimi alanında yenilikçi çalışmalar yok. Sonra bütünüyle sezgilerime dayanarak yepyeni bir şey keşfettim, oyunla öğrenmek ve öğretmek… Küçük skeçler yaptırıyordum. Bir mucize oldu çocuklar büyük bir hızla hem eğleniyor hem de öğreniyorlardı… Bunun üzerine, özgürce kendi yaratıcılığımı kullanarak dersleri işlemeye başladım… 80’li yıllarda Almanya’da yaratıcılığı geliştirici inanılmaz derecede çok sayıda kitap yayınlanmaya başladı. Ama ben daha önce bu yöntemleri kendi kendime keşfetmiştim.

MEB’le(Milli Eğitim Bakanlığı) bağlantılarınız oldu mu bu çalışmalar sırasında?

Onlardan ödümüz kopuyordu. Okullara gidip, müdürleri ikna etmeye çalışıyorduk sadece. Hatta ÇYDD ile işbirliği yaptığımızı bile üniversiteden gizliyordum. İşimden bile olabilirdim. Ama inandığınız bir konuda cesur adımlar atmanız gerekiyordu… Bir yandan da milli eğitimden uzak durmayı seçiyor, alternatif duruşumuzu da korumaya çalışıyorduk. Engellenmekten de korkuyorduk çünkü. Zaman içinde, MEB müfredatın yapısında değişikliğe gittikten sonra, yapılandırmacı yaklaşım ve öğrenci odaklı eğitim bizim kullandığımız yöntemleri ihtiyaç haline getirdi. Çocukların yaratıcılığını geliştirmek amacıyla hazırladığımız ‘Bir Kitap Hazırlıyoruz’ kitabına okullarda kullanılabilir izni çıktı.

Genel olarak, yaratıcılık ve eleştirel düşüncenin oluşması odaklı bu çalışmalar, müfredatla birlikte mi yürütülmeli yoksa müfredata rağmen kazandırılması gereken bir şey mi? Müfredatın ideolojik olduğunu da düşünürsek..

Yaratıcı çalışmalar müfredata entegre edildiği anda kolaylıkla kabuk bağlayabilir, yaratıcı gizilgücünü ve esnekliğini yitirebilir. Ama bence bu öğretmenin elinde olan bir şey… Müfredat öğretmene fırsat veriyorsa ne ala, öğretmenin de bundan yararlanması gerekiyor.

Bu anlayışın yaygınlaşması açısından müfredata bir yanıyla da mecbur mu acaba? 

Tabii ki altyapısal değişikler önemli.

İktidarın diliyle çocuğun dili nerede ve nasıl ayrılıyor? Bu anlamda, yani dilde özgürleşme nasıl olacak?

Eleştirel düşünme ve sorgulama yetilerinin geliştirilmesi dil duyarlığının da artmasına yol açıyor. Böylece manipülasyona, beyin yıkamaya karşı bir tür bağışıklık kazanıyoruz. Taksim Gezi olaylarının temelinde böyle bir duyarlılık yatıyor sözgelimi…  Öte yandan kefenlere sarılarak Başbakanı alkışlayan, onun için ölmeye hazır olduklarını sergileyen gençler bütünüyle iktidarın dili içinde kilitlenip kalmışlar. Böylece bir çarkın vidası haline gelmişler.

Dili düşünme aracı haline getirmek nasıl olacak? Özellikle bir üretim ve yaratım aracı olarak nasıl bir yol izleyeceğiz? 

Dayatmacı ve ezberci bir eğitim anlayışından uzaklaşarak, bence tek çözüm bu. Bu daha çok küçük yaşta başlayan bir süreç… Daha yuva eğitiminde oyun aracılığıyla çocukları bu yönde geliştirebilirsiniz ya da tam tersi onların küçücük beyinlerini yıkayabilirsiniz. Dinci bir çocuk kitap fuarını gezmiştim. Bir düğmeye basınca namaz kılan, bir düğmeye basınca ayinler söyleyen çocuk resimleriyle dolu renk renk albenili kitaplar. Bunlarla büyüyen çocukların ilerde nasıl bir gelişim göstereceklerini tahmin etmek zor değil. Bence her şeyin temeli eğitim. Her çocuğun içinde hem düşünme hem de yaratma gücü var, bunları köreltip yok edebilirsiniz ya da geliştirebilirsiniz.

Şu anda Türkiye’de yaptığınız çalışmalar var mı?

Son kitaplarımdan Gençlerle Diyalog’da yaratıcı öğretimin temellerini açıklamaya çalışırken hem bugünkü hem de geçmişteki çalışmaları ve projeleri ayrıntılı olarak anlatıyorum. Bu bağlamda yedi yıldır Fethiye’de sürdürdüğümüz çalışmalara da yer veriyorum. Mimarlarından olduğum Fethiye Sanat ve Kültür günlerinin amacı yaşayarak öğrenmek. Çeşitli disiplinlerden gelen sanatçılar okullarda atölye çalışmaları yapıyorlar. Resim, heykel, yaratıcı drama, forum tiyatro, şiir, film, röportaj, öykü, roman, kısaca yaratıcılığı ve düşünselliği teşvik eden her alan giriyor bu çalışmaların içine. Binlerce çocuğa ulaşıyoruz. Çevredeki köy okullarına da gidiyoruz. Çocukların bir hafta boyunca nasıl bir heyecan yaşadıklarını anlatamam. Bu tür çalışmaların dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyorum.

Çocuk eksik, dolayısıyla ebeveynler, öğretmenler ya da genel olarak yetişkinler tarafından tamamlanacak varlıklar mıdır? Bu bakımdan çocuğun dil gelişimine, ebeveynler, öğretmenler kısaca yetişkinler nasıl etki ediyor?

Çocuk gelişmekte olan bir varlık. Büyük bir yaratıcı gizilgücü var. Bunu keşfetmek ve geliştirmek gerekiyor. Öte yandan yetişkinlerin de çocuklardan öğrenecekleri çok şey var. Yani karşılıklı bir etkileşim söz konusu…

Ursula Le Guin, ‘İngilizler “çocuk”, “buluğ çağı”, “genç” gibi yayımcı sınıflandırmalarına biz Amerikalılar kadar inanmıyorlar galiba. İngilizler fantezinin tüm yaşları eşitlediğinin farkındalar; eğer on iki yaşındayken iyiyse, otuz altı yaşında da iyidir, hatta daha iyidir.’ diyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kategorileştirmeye ben de karşıyım.

Ursula Le Guin, ‘çocuklar büyük miktarlarda çöp yiyebilirler, onlar için iyidir de bu, ama yetişkinlerden farklıdırlar; henüz plastik yemeyi öğrenememişlerdir.’ diyor.
Kastedilen bu yapaylığın sebebi ne? İyi bir çocuk kitabı nasıl olmalı? 

İyi bir çocuk kitabı çocuk bakışını yakalayarak çocuğun dünyasını yansıtabilmeli. Çocuklara kesinlikle bir şeyler dayatmamalı. Bunun için de yazarın çocukla aynı göz hizasında durması gerekiyor. Zaten çocuk sizin onu ciddiye aldığınızı hissettiğinde öyle bir güven duyuyor ve açılıyor ki onunla ilgili çok şeyler keşfettiğiniz gibi ondan da çok şeyler öğrenebiliyorsunuz. İyi yazarların mutlaka böyle bir duyarlılıkları vardır. Ama yazarların çoğu ya kendi ideolojilerini çocuklara dayatmaya çalışıyorlar ya da nostaljik bir biçimde geçmişe dönerek kendi çocukluklarını anlatıyorlar. Ama bütün bunların günümüz çocuklarının dünyasıyla hiç bir ilgisi yok.

Çağdaş masalların klasik masallardan farkı ne? Geleceğin masalı nasıl olacak?

Masallar belli geleneklerin taşıyıcısı. Bu açıdan günümüzde masal parodilerinden geniş çapta yararlanılıyor. Parodiler masalları bugüne taşıyor. Günümüz masalları ve yazınsal fantastik edebiyatın en hoş yanı yaşadığımız toplumun sorunlarına gönderme yapması. Sözgelimi Michael Ende ” Momo” da zamanını para yatırır gibi bankaya yatıran insanları anlatarak insanların birbirlerine ayıracak zamanlarının olmadığı bir toplumu anlatıyor. Christine Nöstlinger “Kim Takar Salatalık Kral’ı”nda fantastik salatalık figürüyle otoriter aile yapılanmasını sorguluyor. Ben de son yazdığım “Düş Hırsızları’na Karşı” romanında Gipo’yu anlatıyorum. Gipo ondan korktukça şişen iğrenç bir yaratık içimizdeki gizli polis. Çocuklar ve içinde çocuğu yaşatan büyükler Gipo’dan kurtulacaklar sonunda ama nasıl? Bu kitabın da yaşadığımız dönemle hesaplaşan çağdaş bir masal olduğunu söyleyebiliriz.

İçimizde yaratıcılığı öldüren bir gizli polis mi taşıyoruz? Özgür toplumların içlerindeki bu gizli polise ne oluyor?

Evet, “Düş Hırsızları”nın ana konusu bu. Bu açıdan da bu kitabın Taksim Gezi olaylarına gönderme yaptığı söylenebilir. Gençlerin kendilerine otoriter bir biçimde dayatılan bir yaşam biçimine karşı çıkmaları söz konusu bu kitapta…

Orhan Kemal öykü ödülünü aldığınız ‘Gergedan Oyunu” adlı çocuk kitabınızdan ve size Almanya’da kazandırdığı ‘sıra dışı çocuk yazını’ ödülünden söz edebilir misiniz? Baskıcı ve otoriter öğretime hayır demenin, on yaşında bir çocuğun dilinde biçimlenmesi nasıl oldu?

Çocuk anneannesiyle birlikte yazıyor bu kitabı. Anneanne tanınmış bir yazar. Bir çocuk kitabı yazmak istiyor ama bunu nasıl başaracağını bilemiyor. Böylece Zeynep ona yardımcı oluyor. Bazı bölümleri anneanne torunuyla yaptığı röportajların sonucu kaleme alıyor, bazı bölümleri Zeynep yazıyor. Böylece Zeynep’in yaşamından komik, heyecanlı, düşündürücü kesitler canlandırılıyor. Benim çocuk kitaplarımın özelliği hem çocuklara hem de yetişkinlere seslenmesi. Ancak yetişkinlerin alımlaması anlatılanların simgesel boyutunu kavrayabildikleri için çocuklarınkinden doğal olarak daha farklı.

‘Özgürlük Yolları’ kitabınız, Almanya’da yaşayan altı kız ve iki erkeğin yaşam öyküsüne odaklanıyor. Bu kitap nasıl ortaya çıktı?

Üniversitede gençlerle yaratıcı yazma atölye çalışmaları yapıyorduk. İşçi kökenli ailelerin çocuklarının yaşam öykülerini toplamaya başladım.

Ataerkil aile yaşamıyla modern yaşam arasına sıkıştırılmış olan gençlerin hangi engellerle karşılaştıklarını, bu engelleri nasıl çözdüklerini gündeme getiriyorum bu kitabımda.

Küreselleşen dünyada sınırlar ortadan kalkıp birçok yaşam biçimi iç içe geçiyor. Ama kendi içinde demokratik bir bütünlüğü olan kültürlerden de söz edemiyoruz. Türkiye’de bu çok yoğun hissediliyor. Almanya’da üçüncü kuşak gençlerin yaşadığı sorunların aynısı, hatta daha fazlasıyla varoşlardaki gençler karşı karşıya. Türkiye’deki gençlerin bu kıskaçtan kurtulması nasıl olacak?

Tek çözüm onlara yatırım yapmak. Onların kendilerini geliştirebilecekleri bir ortamı sağlamak… Almanya’da çok geç de olsa bu süreç başlatıldı. Bizde ise sadece sivil örgütlenmeyle sınırlı… Devlet tam tersine kuran kurslarıyla, hacı hocalarla ya da vatan millet Sakarya edebiyatıyla bu insanları alabildiğine kullanıyor, sömürüyor. Onların birey olamaması işine geliyor.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


− 3 = sıfır

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>