Iraz Yöntem, Yeryüzüne En Çok Bulanmış Rengi Deşiyor: ‘Kırmızı’

Üstün Akmen

Tiyatro Hâl, bu sezonun sonunda Iraz Yöntem’in (1983), Cezayirli Fransız yazar Emmanuel Roblès’in (1914-1995) 1948 yılında yazdığı “Montserrat”ından esinlenerek kaleme aldığı “Kırmızı” başlıklı oyunu sahneledi.

“Montserrat”, konusunu Güney Amerikalı devrimci lider Simon Bolivar’ın (1783-1830) büyük devrimi gerçekleştirebilmesi için güç toplaması, dolayısıyla İspanyol askerlerine yakalanmaması gerekliliğinden almakta.

Peki ya “Kırmızı” ne anlatmakta?

OYUNUN ADI ‘KIRMIZI’

Iraz Yöntem, yazdığı ilk oyunun adını şöyle açıklıyor: “Kırmızı, dünya tarihi boyunca yeryüzüne en çok bulanmış renk. Sadece kan mıdır kırmızı akan? Düşüncelerin rengi de kırmızı olamaz mı? Kırmızı, dökülen kanın değil, kazanılan bağımsızlığın rengi olabilir mi? Bin yıllarca insanlar birbirlerinin, topraklar toplulukların kanlarına doymadı. Ama artık kan, rengini verdiği devrimle baş kaldırıyor yok yere dökülmeye. Toplumların kardeşçe yaşayacakları bir dünya için kana-kan pahasına baş kaldırıyor sisteme bireyler”.
Iraz Yöntem’in bu açıklaması yeterince açık!

Dolayısıyla oyunun konusunu anlatmam gerekmemekte.

ASLA ESİNLENME DEĞİL

Söyleyeceğim şu ki, Iraz Yöntem, Emmanuel Roblès’den kopya almamış, alıntı yapmamış, uyarlamaya yanaşmamış. Sadece, “Montserrat”ın sorgulama tablosundan fitili almış, oturmuş “belirsiz bir ülkede yapılan bir seçim günü, insanların yaşamı bir anda değişebilir mi” sorusunu kurcalamış.

“Biri ‘konuş’ dediğinde konuşmak mı daha zordur, susmak mı” sorusuna yanıt aramış.
Dört duvar arasında, işkence altında kendi canını kurtarmanın “yaşamak” olarak adlandırıp adlandırılamayacağı, başkalarının hayatını kurtarmanın “yaşamak” sayılıp sayılamayacağı olgularını acımasızca deşmiş, kurcalamış.

2006 yılından bu yana peşi sıra izlediğim bu oyunculuk yeteneği ortada genç tiyatrocu, estetik birikimi gözlerinden fışkıran bu yeni yazar, hem akıllı, hem cesur, hem de fevkalade sabırlı/azimli pırıl yönetmen Iraz Yöntem, kıpkırmızı akanın sadece kan değil, düşüncenin de rengi sayılabileceğinin altını kazımış.

BİR FIKRA

Haaa sahi!

Yukarıda: “‘Belirsiz bir ülkede yapılan bir seçim günü, insanların yaşamı bir anda değişebilir mi’ sorusunu kurcalamış” dedim ya, “belirsiz” sözcüğünü kullanırken bendenizi bir gülme tuttu ki sormayın gitsin!

Oyun dramatik tamam, onun için değil vallahi, aklıma çoook eski bir fıkra düştü de ondan!

Efendim, “belirsiz bir ülkede” “belirsiz bir kentte, “belirsiz” bir yolculuk sırasında hangi hatta olduğu “belirsiz” bir tramvayın içinde, yolcuların kimileri arasında “belirsiz” bir nedenle ağız dalaşı başlamış.

Nihayette vatman, dalaşan yolculardan birinin tutmuş yakasından, tramvaydan indirmeye çalışmış.

İtişmişler.

Yolcu, zar zor aşağı indirildiğinde: “Hay” demiş, “ben böyle hükümetin ağzına sıç.im”.

Vatman ve yolcular adamı yakalayıp karakola götürmüşler.

Komiser zabıt tutturuyor: “Söyle bakalım” demiş, hükümetimize neden ağzına sıç..im.” diye sinkaf ettin”.

“Yok demiş” adam, “Ben bizim hükümete küfretmedim, Patagonya hükümetine küfrettim”.  Yaşlı ve güngörmüş komiser, gözlüğünü gözünden çıkarmış, parmağını adama doğru sallamış: “Bana bak ulan” diye gürlemiş, “Ben hangi hükümetin ağzına sıç.ılacağını iyi bilirim“.

YARATICI KADRO

Dönelim oyuna.

Koral Erat’ın afiş tasarımı, tamam dikkat çekiyor, izleyiciyi harekete geçiriyor, hatta hedef kitleye göre düzenlendiği de seziliyor, ama bilgilendirme biçemi eksik kalmış bir afiş olarak kalıyor.

Cihan Yöntem’in beden kullanımı, özellikle de Gürhan Elmalıoğlu’nun sahne dövüş tekniği uygulamalarına sözüm yok!

Iraz Yöntem-Güney Zeki Göker ikilisinin yalın sahne tasarımları, oyunu sadece fiziksel anlamda değil, ruhuyla birlikte sarıp sarmalıyor.

Gene Iraz Yöntem-Güney Zeki Göker imzalı reji de üstü açık, altı sarıp sarmalanmış yazılı metnin evrenine “yansıtan” olarak damgasını vuruyor.

Iraz-Göker iklisi, metnin çok katmanlı anlamından derinliği yoğun, somut, şiirsel bir reji elde etmişler.

Reji; biçemi, yaratıcılığı, özgünlüğüyle doğrusu kutlanmayı hak ediyor.

OYUNCULUKLAR

Oyunculardan İsmail Karagöz; yıllardır sorgucu olmanın, kanıksamışlığın, kana, işkenceye, ölüme alışmışlığın rahatlığıyla Komiser’i hayata geçirirken, tutku tohumunun içinden sanki bir bitki gibi çıkarıyor, büyüyor.

Onur Soyal, Mahkûm’u karakterin içsel ve dışsal düzleminin iç içe olduğunun bilincine vararak ete kemiğe büründürüyor.

Hasan Hakan Yılmaz’ın, yönetmenlerin bir sözünü iki etmeden Memur’a can verdiği pek güzel anlaşılıyor.

Metin Taşyagan, Gazeteci’ye fiziksel yaklaşımı başarıyor.

Yalçın Ertürk, Avukat’ın fiziksel aksiyon çizgisini ne kadar sık tekrarlarsa, karakterin ruhsal yaşamına o kadar kesinlik kazandıracağını bilememiş, Avukat oyun içinde pek yer tutmuyor.
Berkan Bulut, Öğretmen’i mekanik icra noktasına kadar mükemmelleştirmek için belli ki çaba göstermiş, çok çalışmış, “eleştirmen amca”dan “aferin”i hak ediyor.

Doktor’da Özlem Akdoğan’a gelince: Bir oyuncu fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan oyun üslubunu bu kadar mı güzel oluşturur yahu!

İyisi mi, dahasını anlatmayayım, yeni sezonda gidin görün.

Gitmezseniz, gidemezseniz, gitmek isteyip de seyredemezseniz başınızı kuma gömün.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


+ iki = 8