Sahneye Seyirci Dahiliyetinin Yükselişi ve Riskleri

Mark Lawson

Mimesis Çeviri/ Privacy’den Eat Pray Laugh’a kadar, tiyatroda seyircinin sahneye dahil edilmesi giderek popülerleşiyor. Seyirci dahiliyeti tiyatro prodüksiyonuna her zaman bir değer katar mı, ya da bu rahatsız edici bir işgüzarlık mı?

Guardian, 12 Mayıs 2014, Çeviri: Levent Soy

Joshua McGuire in Privacy at the Donmar WarehouseLütfen cep telefonlarınızı açık konuma getirin … Joshua McGuire, Donmar Warehouse’da sergilediği Privacy’de. Fotoğraf: Johan Persson

Tiyatroya gitmek genellikle rahatlatıcı bir faaliyet olarak değerlendirilir. Ancak, bu yaz gösterilere gidenlerin kendilerini biraz da iş yapmaya hazırlaması gerekiyor. James Graham’ın Donmar’da sahnelediği, yeni medya ve iletişim biçimlerinin sonuçlarını konu alan muhteşem oyunu Privacy, klasik tiyatro protokollerinin aksine, oyuncuların yönlendirdiği şekilde seyircilerden cep telefonlarını açmalarını, açmakla kalmayıp kullanmalarını istiyor.

Haziran ayında Ambassadors tiyatrosunda yeniden sergilenmeye başlayan Kevin Toolis’in The Confessions of Gordon Brown adlı oyunu ise daha eski bir etkileşim modeli içeriyor. Bu eğlenceli monolog boyunca eski çalışma bakanını olağanüstü bir biçimde canlandıran Ian Grieve seyircilere sorular yöneltiyor ve bazen de onlara yanıt vermek zorunda kalıyor.

Bunları, One Man, Two Guvnors ve Dame Edna Everage’in Eat Pray Laugh gibi, seyirciler arasından gönüllü olanları sahnedeki aksiyona katılmaya çağıran yeni prodüksiyonlar izliyor – tiyatroda giderek daha fazla yer bulan bir pandomim ve standup komedi geleneği. Sahneye dahil edilen seyircilerin, Equity [Amerikada, bir çeşit oyuncular sendikası-ç.n.] üyeleri karşısındaki en büyük dezavantajları insanların önünde kızarıp bozarmaları ve dillerinin tutulması. Bunun en büyük avantajı ise, rol aldıkları için para istememeleri, aksine sahneye çıkma ayrıcalığı karşılığında memnuniyetle ödeme yapmaları.

Ve müşteri-oyuncular sahnelerde giderek daha fazla görünmeye başlayacak gibi. Privacy, tiyatroya dijital iletişim benzeri bir iletişim getirmeyi hedeflerken, seyirci dahiliyetinin diğer örnekleri (TV ve radyo da dahil olmak üzere) giderek artan bir algıyı yansıtıyor: bu tweetler ve smsler çağında, gösteri dünyasının seyirciye sadece pasif bir alıcı olarak konumlandırması neredeyse imkansız.

Dijital dönem öncesi tiyatroda bile, kimi yazarlar seyircileri temsilin bir parçası haline getirmek istiyordu. A Day in the Death of Joe Egg’de (1967), Peter Nichols bilet sahiplerinden başroldeki öğretmen karakterinin sınıfındaki öğrencileri oynamalarını istemişti. Yine aynı yazarın A Piece of Mind (1986) adlı eserinde, seyirciler koyun sürüsü de dahil olmak üzere çeşitli yan roller üstlenmişlerdi.

İzleyicileri performansa dahil etmek, para ödeyen insanları rahatsız etme riskine sahiptir. The Holy Terror (1991) Simon Gray’in başarılı olamamış oyunlarından biridir. Sanırım bunun sebebi, bilet alarak oyuna girenlerin, başrol tarafından yönetilen Kadın Enstitüsü okuma grubunun üyelerini oynamaktan yorgun düşmeleriydi. Look, Look (1990) gösterisinin de, benzer sebeplerle Michael Frayn’ın nadir hezimetlerinden birine dönüştüğü söylenebilir. Zekice düşünülmüş olan kendi kendini yansıtma konsepti – tiyatro seyircileri oyuncuları izlerken, oyun izlemeye gitmiş insanları oynuyorlardı – muhtemelen kağıt üzerinde sahnede durduğundan daha iyi duruyordu.

Akşam eğlencesi için para ödeyen insanlar (Londra’nın Batı tarafında bu oldukça büyük bir paradır), gittikleri yerde daralmaktan veya rahatsız hissetmekten dolayı tedirgin olabilirler. Avusturyalı yazar Peter Handke, 1966 tarihli Offending the Audience adlı “anti-oyun”unun daha iyi bir drama ve dolayısıyla karşı-seyirci tipi için bir manifesto olduğunda ısrarcıydı. Yine de, kimi potansiyel seyirciler gösterinin adını boş verip hala bilet almış ise, bu anlaşılabilir bir durumdur. İtham ve taciz edilmek istemeseydik, evde otururduk.

1984 at Nottingham PlayhouseHeadlong’un 1984’ü, seyircisine oldukça sıkı sorular soruyor. Fotoğraf: Tristram Kenton

İnsanın huzurunu kaçıran anlara bir örnek: Orwell’in Batı tarafına yeni transfer edilen o huzursuz edici romanının bir adaptasyonu olan 1984 oyununda, muhaliflerden Winston Smith devletin adamı olan O’Brien tarafından işkenceye maruz kalırken gözü seyirci koltuklarına takılır ve seslenir: “Sizler – görüyorum, hepiniz orada oturuyorsunuz. Neden bir şey yapmıyorsunuz?”

Verilen mesaj çok açık: bugün Guantanamo Körfezinde veya Suriye’de yaşanan devlet destekli işkenceye karşı çıkmamız gerekiyor. Fakat seyirciden tiyatroda oyun esnasında bunu istemek hiç de adil değil. Sıraların üzerinden atlayıp Winston’u kurtarmaya çalışsak, muhtemelen yer göstericiler tarafından dışarı atılırdık. Üstelik istediklerini yapmış olsaydık, oyunun devamını izleyemezdik.

Seyirci sözleşmesinin ihlali, hele de gösteri kötüyse, iyice rahatsız edici oluyor: örneğin, Peter Shaffer’in 1985 tarihli, Yonadab hüsranı. Oyunculardan biri, sahnelenen bir tecavüz sahnesini izlediğimiz için bizi “röntgenci” olmakla suçlamıştı. Halbuki röntgenciler röntgenlemek için çaba sarf eder, ama yeni bir oyuna gidenler kendini habersizce bu durumda bulur. Çoğumuz, bu röntgencilik durumu bir daha sahnelenmez ise daha mutlu olacaktık. Neyse ki, bu zaten düşük bir olasılıktı ve oyun daha fazla sergilenemedi.

Tüm bu örneklere rağmen, seyircilerin en yaygın kullanılma biçimi, aniden (ve genellikle isteksizce) sahneye dahil edilmeleridir. Pek popüler olsa da, bu taktik oldukça sorunludur. Kimi komedyenler, medyanın karmaşıklığı ve pek çok şey hakkındaki siniklik yüzünden, seyircilerin sahneye dahil edilen seyircileri öyle olmasalar bile, birer gizli oyuncu olarak kabul etmesinden şikayet eder.


İnternete bağlıysanız, Eat Pray Laugh izlemek için tıklayın.

Eat Pray Laugh gösterisinde Dame Edna’nın sahneye çağırdığı seyirciler bu anti divaya o kadar çok malzeme veriyordu ki, gösteri ekibinden olduklarını düşündüm. Öyle iseler bile, koltuklara döndüklerinde yanlarında birlikte geldiklerini düşündüğüm insanlara karşı ne kadar şanslı olduklarını oynamaya özenle devam ettiler. Humphries daha önce de salondan sahte kurbanlar kullanmıştı. Tiyatro yönetmeni Michael Blakemore, Stage Blood adlı biyografisinde izlediği en büyük tiyatro numarasının, daha eski bir Dame Edna gösterisinde bir seyircinin, kendilerine fırlatılan çiçekleri yakalamaya çalışırken üst kat balkondan aşağı düşmesi olduğunu yazar.

İlizyonist Derren Brown’un yaptığı gösteri, seyirci sahnede herhangi bir sahtekarlık ya da suç ortaklığı hissettiği anda batar. Seyircisinin bu hassasiyetini çok iyi bilen Brown, bu yüzden Infamous turnesinde sahneye çıkaracağı seyirciyi seçmek için sahneye rastgele bir frizbi fırlatıyor. Hedef gözeterek attığı konusunda en ufak bir şüpheye mahal vermemek için, Brown attığı frizbiyi yakalayan kişiden onu tekrar fırlatmasını istiyor, hem de bakmadan ve arkasına doğru. Bu yöntem de, seyircinin gösteriye dahil edilmesi konusunda sık sık dile getirilen bir şikayeti ortaya çıkartır: seyirci katılımı oransız olarak genellikle ucuz koltuklarda oturanlar lehine oluyor.

Aynı gösteriyi iki kez izleyip, sahne üstüne çıkan kişilerin hiç birinin aynı olmadığını görünce, Brown’ın tanımadığı insanları seçtiğine ikna oldum. Ancak, diğer icracılar ve prodüksiyonlar gerçeklik algısı konusunda daha özensiz olabiliyor. Farklı durumlarda önce kandığımı ve sonra bir anda neler döndüğünü fark ettiğimi söyleyebilirim.

İpuçları genellikle çok derinlerdedir. Eğer icracı, sahneye çağırılan seyirciye dokunursa veya onu öperse, muhtemelen o kişi aslında bir seyirci değildir. Aklı başında hiç bir prodüktör tanımadığı bir kişiyi tacizden dava edilmek ya da bir Yewtree operasyonuna* hedef olmak istemez. Başka bir etkileşimli gösteride, sahneye dahil edilen seyircinin gerçek olduğuna inanmıştım, – çünkü o kadar ikna edici bir utangaçlık içindeydi ki, bakışlarını yerden kaldırıp oyuncuların yüzüne bakamıyordu bile – ta ki oyunculardan birinin elinden bir kadeh şarap alana dek.

Yine yasal sıkıntı yaratacak bir açık vermişlerdi: eğer sahneye çağırılan seyirci gerçekten tesadüfi bir biçimde seçilmiş ise, o kişi alkolizm tedavisi görmüş, ya da alkol almasına izin verilmeyen bir tedavi gören biri olabilirdi. Oysa Derren Brown, herhangi bir numara yapmadan önce sahneye çağırdığı seyircilerin tıbbi geçmişlerini sorar. Ayrıca, sahnede kullanılan içki genellikle aslında bir meyve suyu olduğuna göre, sahneye alınan seyirci içkinin sahte olduğunu açığa vurarak sahneyi berbat edebilirdi.

Şimdi düşününce, The Confessions of Gordon Brown’da sahneye alınan seyirciler belki de aslında oyuncu idi. Seyirci dahiliyetindeki bu yükseliş, seyirciler için yeni bir gerilim konusu haline geldi: “gerçek insanlar” gerçekten gerçek mi acaba?

* Ç.n.- İngiltere Polis Teşkilatı’nda özellikle çocuklara yönelik taciz olmak üzerere cinsel tacizi önlemeye yönelik çalışmalar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


dokuz − = 3

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>