Gergedan Doğulmaz, Olunur

GERGEDAN[Ayhan Hülagü’nün Zaman Gazetesi’nde yayınlanan yazısını alıntılayarak aktarıyoruz…] Bir oyun hazırlanırken hangi süreçlerden geçer? Çalışmalar nasıl yapılır, nelere dikkat edilir? Kadrosunda yer aldığım Studio Oyuncuları’nın ‘Gergedanlaşma 2.014’ oyununda bu sürece tanıklık etme şansım oldu.

Ocak ayının başları… Studio’da oturmuş, Macbeth’ten esinlenerek hazırladığımız tasarım üzerine konuşuyoruz. Eğitimler devam ettiği, Karanlık Korkusu ve Apartman oyunları seyirci karşısına çıktığı için tiyatroda rutin bir yoğunluk hâkim. Zihnimizde taze bir soru: Acaba yeni oyunda kimler yer alacak? 2 buçuk yıllık oyunculuk eğitimimiz yeni bitmiş, bir yerden başlamak gerek. Tiyatronun 25. yılı olduğu için 90’lı yılların ortasında sahnelenen Gergedanlaşma’nın görkemli bir koroyla yeniden oynanacağı konuşuluyor. Herkeste bir heyecan, merak… O gün, Karanlık Korkusu’nun dekorunu hazırlarken Şahika Tekand kulağıma fısıldıyor: “Sahneye iyice ısın, korodasın.”

Şubat ayının başı. İlk toplantıya çağrılıyoruz. Herkes soru işaretlerini toplayıp geliyor. Şahika hoca, deyim yerindeyse manifesto niteliğinde bir açıklama yapıp zihinleri durulaştırıyor: “Herkes kişisel temizliğinden sorumlu. Tok karna çalışma olmaz, provaya bir saat kala yemekler yenmiş olacak. Gazlı içecek içilmeyecek. Prova dışında oyun konuşulmayacak. Yönetmen konuşurken çıt çıkmayacak.” Oyun metni dağıtılıyor, toplantı biter bitmez herkes heyecanla okuyor. Hikâye şöyle: Gergedanlaşma; çağdaş, absürd bir komedi. Makam sahibi olmak için çırpınan beyaz yakalıların trajedisi. Gergedanlar korosu ihtişamlı bir tiratla oyunu açıyor, insanın yaratılışından bugüne geliş hikâyesini anlatıyor. Sonra sırayla epizotlar sahneye giriyor, sek sek, köşe kapmaca vb. oyunları oynuyor. Oyun alanına konulan oyun aletleriyle performanslar sergilenirken metinler dillendiriliyor. Her oyunun bir müziği var ve o müzik, performans sırasında bozulmamak zorunda. Yönetici iki gergedan, komutlarla oyuncuları yönlendirirken, oyuncular gergedan jürisine kendini beğendirmeye, ödül boynuzu kazanmaya çalışıyor. Performansların yeterli olup olmadığına o an karar veriliyor.

Ders: Koroya giriş

Ertesi hafta, ilk prova. 50 kişi bir aradayız. Ceplerde yeni sorular: Herkes tek nefeste bir cümleye nasıl aynı anda girecek? Aynı müzik, vurguyla… Çalıştırmayı yaptıran yönetmen yardımcısı Nilgün Kurtar ile operacı arkadaşımız Burcu (sonradan müzisyen Nedim Zakuto kadroya eklendi) girizgâhı buradan yapıyor. Grup üyelerinin birbirini hissetmesi için egzersizler, konsantrasyon çalışmaları yaptırıyor. Sonraları koroyu ses rengine göre sınıflandırıyor, tenorlar, sopranoları aralara dağıtıyor. Koronun konuşma biçimi uzun uzadıya konuşuluyor: “Ağızda sıcak bir patates varmış gibi, ses maskede, bütün sessizlere basarak, her kelime büyük artiküle ederek söylenmeli. Bu sayede kişisel sesler karakteristiğini belli etmeden birleşir. Hareketler de olabildiğince büyük olmalı.” Metnin açılış cümlesi üzerinden söylenenleri uygulamaya çalışıyoruz ama nafile. Koronun ilginç bir hissi var. Büyük bir ekiple çalıştığın için kendini kalabalıktan biri görüyorsun, değersiz hissediyorsun. Ses çıkarmadığında arada kaynadığını düşünüyorsun ama öyle olmuyor. Herkesin senin gibi düşündüğünü hesaba katarsan ortaya kuru bir kalabalık çıkıyor. Oyunu dışarıdan izlediğinde kendini kandırdığını anlıyorsun. Kim ne yapıyor, yap(a)mıyor net bir şekilde görülüyor. Kendimizi önemsiz hissederek, hata yaparak, sessize geçip sobelenerek çalışmayı bitiriyoruz.

Epizotlar her yiğidin harcı değil

Mart ayı. Sololarla beraber çalışmaya başlayınca iş renkleniyor. Şahika Hoca direksiyonu devraldığı için performatif oyunculuk yöntemine ağırlık veriliyor provalarda. Kendi geliştirdiği performatif sahneleme ve oyunculuk yönteminin ilk özgün oyununu çalışıyoruz ne de olsa. Doğal… Dile gelen cümleler benzer: “Teslim olarak kuralları çiğnemeden oyun oynanmalı. Kurallar oyuncuyu ilgilendirir, rol kişisini değil. Rol yapmayın, dürüst olun.” Oyunun 6-7 dakika süren giriş bölümünü tekrar tekrar alırken bir o kadar süren epizotlar çay sohbetinde uzun uzadıya değerlendiriliyor. Epizotları oynamak her yiğidin harcı değil. Mesela bir oyuncu silindirin üzerine çıkıyor, 10 dakika hiç durmadan koşuyor. Komutlara göre durup yeniden başlarken metni müziğiyle dile getirmek zorunda. Parmak ısırtan bir kondisyon gerekiyor. Bir de 3-4 ay düzenli spor yapmak… Performanslardan sonra ruhları çekildiği için bir günde üçten fazla prova alınamıyor.

Bir cümle 500 defa prova edilir mi?

Nisan ayında haftalık prova sayısı üçe-dörde, mayısta beşe-altıya çıkıyor. Koro tek kişi gibi konuşmaya başlıyor. Tabii ki korobaşımızın liderliğinde, onu ebeletmeden, aynı nefesle… Ancak hatasız değil. Herkes bir provada hata yapsa sayıdan dolayı 60 provanın hatalı olması demek. Bunun için maksimum konsantrasyon şart. Sololarda durum aynı. Onlar da diksiyon çalışıp, kondisyonunu artırarak performanslarını farklı noktalara çekiyor. Sürekli prova, prova… Salt açılıştaki bir repliği 450-500 defa prova etmişizdir. Dile kolay. Yönetmenin, “Kendinize çekidüzen verin. Böyle oynarsanız, koronun sayısını azaltırım.” dediği zamanlar da oldu, performansı beğenip sonraki provayı iptal ettiği de. Dört aydan fazla çalışmamıza rağmen oyunun son iki-üç hafta rayına oturduğunu söyleyebilirim.

Gelelim gösteriye… Oyunu ilk defa İstanbul Tiyatro Festivali’nin kapanışında sergiliyoruz, Üsküdar Tekel Sahnesi’nde. Sonrasında Enka Şenliği kapsamında açıkhavada. Programdan dolayı iki-üç gün öncesinden sahneye giriliyor. Teknik ekip ilk gün dekoru kurup ışıkları ayarlıyor, sonrasında prova. Kalabalık kadro olduğumuz için sürprizlere açığız. Kulisler yetmediği için yandaki çalışma odaları kulis olarak kullanılıyor, görevli kişiler aracılığıyla koordinasyon sağlanıyor. Sonrası biraz sinir, stres ve bolca heyecan… Oyun saati sahneye yerleşiliyor, kapılar açılıyor, seyirciler uğultuyla salona giriyor, ışıklar sönüyor ve sahne…

 Zaman

Yorum


işlemi tamamlayınız:


sekiz − = 3

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>