Bizim Sevda’mız…

YazarAnimatedGif_2010_10_14_amumtaz_taylan_200x200[Ahmet Mümtaz Taylan’ın Radikal’de yayınlanan köşe yazısının bir kısmını paylaşıyoruz.]

En iyi öğrencisi değilim Sevda’mızın ama; -O muhakkak DTCF’li bir inektir- derslerini anlayana kadar zihnimin tahtasından silmedim. Sevda Hoca’yı düşündükçe ağlamaktan, sümüğümü çekmekten kurtulup gülümsemeye başladım galiba… Sirkeci civarında…

Dizi çekimlerinin arasındaki her boşluğu Muğla’dan gelip ev toplayarak geçirdim bu ara. Taşınıyorum. Sevdiğiniz bir mahalleden, kendinize benzetmeyi becerdiğiniz bir evden ayrılmak -ister yakına ister uzağa taşınıyor olun- göç hüznüne benzer bir hüzün salıyor bünyeye.

Güvenli bir kaleden, bir bilinmeze göçün, tarifi güç hüznü…

Evi topladım. Yenisinin boyası, tamiratı, temizliği eli kulağında bitmek üzere.

Muğla uçağından Atatürk havalimanına indiğimde, tekrardan kabak tadı vermiş taşınma planımın kekre melodisi dönmekteydi kafamın içinde.

Takıntılı olduğunu bilmek, takıntılı olmaktan kurtulmaya yetmiyor.

Bir sigara yaksam kafam dağılır belki ama; taksi mis gibi kokuyor. Eski toprak şoför de jilet gibi. Sigaraya taviz verecek birine benzemiyor. “Sigara içebilir miyim?” diye sorup, olumsuz yanıt almak can sıkıcı olur. Kaldırım taşı büyüklüğündeki egomu bir dal sigara için çizdirmeyi göze almıyor, cep telefonuma sarılıyorum.

Twitter’da takip ettiğim insanların sabah mahmurluğuna göz atayım bari.

Hmm! Günaydın twitleri, Gazze’deki kıyımdan son haberler, Başbakanın Cumhurbaşkanlığı durağında inmezden önceki son grup toplantısı, “öteki polislerin” gözaltına aldığı “beriki polisler” meselesi, erkencilerin köşe yazarlarından yaptığı alıntılar, sahibinin ruh halini zarflayan geceden kalma özdeyişler…

Bak, çok sevdiğim dramaturg-senarist arkadaşım Aylin yine erken uyanmış. Dur bakalım sabahın seherinde ne buyurmuş uykusuz;

“Sevda Şener hocamızı kaybetmişiz. Onu tanıma şansına erişmiş olanlar bilir, dünyanın en güzel insanlarındandı…”

Gözümün gördüğünü, kalbim kaldırmıyor. Bir kez daha okuyorum. Bir kez daha… Bir daha…

İtiraz edercesine telefona sarılıyorum.

“Doğru mu bu Aylin?”

“Bir yıldır ağır hastaymış. Ben de bilmiyordum. Duyulmasını istememiş.”

Üzüntümüz paylaşılamayacak kadar büyük. Biraz susup kapatıyoruz.

Başımı eteğinde usulca aktığımız boğaza çeviriyorum.

Eski toprak şoför; “Başınız sağolsun” diyor. “Yakınınız mıydı?”

“Evet. Öğretmenimdi. Hepimizin öğretmeniydi…”

“Nur içinde yatsın.”

“Öyle… Nur içinde yatsın.”

Çocukken etraftan saklayarak gözyaşı döktüğümde, gözleri görmediği halde,
-gözlerini şeker illeti almıştı- ağladığımı anlayıveren babaannem; “Ağla paşam ağla. Erkekliğin onda dokuzu kaçmak, onda biri de ağlamaktır” derdi.

Alnımı boğaz manzaralı taksi camına yaslayıp azad ediyorum gözümün yaşını.

En haylaz, öğrencilik sanatıyla arası en limon küfü olan öğrencinin bile, adı kalbinin kuytusunda kazılı en az bir öğretmeni vardır. Sevda Hanım adı kalbime kazılı birkaç öğretmenimden biriydi.

Sevda Şener bir çok isimle anılırdı bir kısmımız tarafından. Sevda Hoca, Pamuk Hoca, Sevdanım, Pamuk Hanım…

Yakın çalışma arkadaşlarından, aynı zamanda öğrencisi bir akademisyen arkadaşım beni uyardı; “Sevda Hoca kendisinden bu şekilde bahsedilmesinden nefret eder, ama bunu nezaketinden belirtmezdi. Böyle anılmak istemezdi. Hiç değilse bunu belirt!” Arkadaşım ne diyorsa odur.

Cehaletimde ısrar etmeyeceğim ama ilk ve son kez bir uğrayıp çıkacağım şu pamuk metaforuna.

Pamuk’luğu karşısındakine güven telkin eden platin beyaz saçlarından ibaret değildi sadece. Bakışlarındaki, en tartışmalı meseleleri konuşurken muhatabını muhallebiye çeviren yumuşak sesinden, edasından ilhamdı.

Külyutmaz birikim ve donanımından damıtılmış, türünün en doyurucu, en leziz kuramsal başvuru kitaplarını okumak sadece ders değil, aynı zamanda eğlenceydi.

Tiyatro sanatının en teknik –meraklısı olmayana belki sıkıcı gelebilecek- ayrıntılarını okurken bile satır aralarında Sevda Hoca’nın kadife sesi, üslubu kulağınıza çalınır, Patricia Highsmith polisiyesi okuyor gibi heyecanlanırsınız.

Hoca’nın tek efendisi olduğu müfredatından başka, kendine has esaslı hayat dersleri de vardı. Sınava değil mezara kadar lazım derslerdi bunlar.

Yazarken de konuşurken de hayranlık uyandıran bir dil kullanırdı. Kelime seçimleri, sakin ama kararlı ifadesi, elmacık kemiklerinin arasına salıncak kurmuş gülümsemesi…

Gözlerinin penceresinden beklenmedik zamanlarda görünüp kaybolan hınzır bir çocuk. Aptalca birşey duyduğunda kızmak yerine, masum hayretiyle kendi keskin birikimini sorgulayan demokrat kişiliği…

Ve tüm bu zenginliği nasılsa sığdırdığı; zarifi bir serçe kalbi…

Bunlar ve çok daha fazlasıydı bizim Sevda’mız…

Genç yaşta yitirdiğimiz değerli tiyatro yazarı ve daha pek çok konuda yetenekli aydın Memet Baydur’un ardından yazdığı bir makalesinin başlığında Memet’imizi; “Türkçenin Süt Dişleri” diye tanımlamıştı. Memet Baydur’un ardından dile getirilebilecek en isabetli, doyurucu ve zarif betim/güzellemeydi.

1989 Baharıydı… Konservatuvarın son sınıfındaydık. Bir iki yıl olmuştu. Cüneyt Gökçer, Sevda Hoca’yı ilk ve tek göz ağrısı DTCF’den artan vaktinde, biz Ankara Konservatuvarlı cühele de ders vermeye ikna etmişti.

Serin bir havada, okulun avlusunda bir beton saksının kenarında tünemiş, kimbilir yoktan sebep birşeye zihnimi yoruyorum. Pamuk Hanım çıkageldi yanı başıma kadar.

Kendisi o zaman altmışlarında. Çoktandır kuramının ve kalbimizin profesörü.

Ben yirmiüçündeyim. Yani kariyerimin; “kendini olmadığı yerde görmek, merak duyduğu şeyleri bildiğini sanmak basamağında” zehir molası vermişim…

Yanıma oturma eğilimini sezince ayağa kalkıp, sigaramı atmaya yelteniyorum.

“Otur şekerim otur!” diyor. “Atma sigaranı, benim için atıyorsan. Tazecik ciğerlerine acımıyorsan, tüket zehirini.”

Çiğlikle malulüm. Devam ediyorum tütmeye.

Biraz sessizlik. Dur biraz daha….

Gözüm Sevda Hocanın -sırtında dünyayı taşıyan o küçük kadıncığın- minik ayaklarına değiyor. Saksıya tünemiş –doğrusu tırmanmış- şimdi yere değmeyen minik ayaklarını, ancak bir çocuğun neşelendiğinde yapacağı biçimde ileri geri sallamakta.

Gevşiyorum. Bizim okulun öğrencilerini hiçbir zaman gerçek anlamda yeterli görmediği önyargımızdan güç alarak soruyorum;

“Hocam; DTCF’li ineklerinizden sonra bizim gibi eksikli tayfaya ders vermek sıkıcı oluyordur, di mi?”

“Yoo bütün inekler birbirine benzer. Hepiniz sıkıcısınız!”

Goool!… Biraz daha gevşeyip ikinci gerzek bombamı patlatıyorum;

“Milliyet Sanat’taki eleştirilerinizi okuyorum da seyrettiğiniz her oyunu beğeniyorsunuz!”

“Öyle mi düşünüyorsun?”

“Evet atlamadan okuyorum her yazdığınızı. Hep beğenip, pek az eleştiriyorsunuz. Yönetmen olsam sizden korkmazdım herhalde!”

“Pek zannettiğin gibi değil galiba. Ben herşeyi seyrediyorum. Ama çoğunlukla sevdiklerimi, beğendiklerimi yazıyorum.

Bir kez top ağlardaaa!.. Sevda Hoca: 2 Gerzek: 0

“Eleştiri; nitelikli oyunlar için ihtiyaçtır. Bir oyun baştan aşağı eleştirecek kadar artistik beğenime uzaksa, onu tepeden tırnağa sıvamamın kime ne faydası var? Aynı enerjiyi iyi sahnelenmiş bir oyunu geliştirmek üzere kullanmak daha akılcı ve pozitif değil mi?”

Ve finalde topu ağlardan, örümcek ağını beynimin sağ lobundan alırken;

“Eleştiri paylaşmaktır. ‘Paylaşımda faydacılık’ diye bir teori uyduralım mı seninle? Ciddi ciddi anlatırsak inanırlar belki!” diyerek kahkahasıyla parlatıyor ilmini.

Demokratlığın rafine hali, mizah, yumuşak güç ve çelikten bir zerafet…

“Hocam; üşüyorsanız montumu sırtınıza…”

“Evet, serin di mi? İyisi mi içeri geçeyim. Sen de “felsefi intihar” klişelerine kıymet vermekten vazgeç!”

“Efendim Hocam?..”

“Sigara diyorum şekerim, sigara. Keşke diyorum içmesen! Ayyh üşüdüm sahiden!..”

Olduğu yerden kayarak inip, pıtır pıtır uzaklaşıyor. Geldiği gibi, gürültüsüz…

İyi öğrencilik her dersi o gün, o an anlamak değildir elbet. Yani öyledir ama; öyle öğrenciyi Sevda Şener’e bile vermez hayat her vakit.

Benim o dersin künhüne varmam çeyrek yüzyılımı aldı. Yeterince masumun günahını aldıktan, çokça kırıldıktan, bir çok insanı yok yere kırdıktan çok sonra ancak toplayıp dizebildim aklımın ipine Sevda Hoca’nın incilerini.
En iyi öğrencisi değilim Sevda’mızın ama; –O muhakkak DTCF’li bir inektir- derslerini anlayana kadar zihnimin tahtasından silmedim.

Sevda Hoca’yı düşündükçe ağlamaktan, sümüğümü çekmekten kurtulup gülümsemeye başladım galiba… Sirkeci civarında…

“Sigara ihtiyacınız varsa yakın!”

Sevda Hoca sigaraya yol veriyor gibi geldi bir an. Dönüyorum. Platin saçlı, eski toprak beyefendi sigara çıkarmış cebinden ikram ediyor.

“Siz de içiyormuşsunuz!”

“Yok, öğlenci arkadaş unutmuş paketi. Ben kullanmıyorum. Arabada içilmesine de izin vermeyiz. Özel durumlar dışında…”

“Almayacağım kaptan. Yazık tazecik ciğerlerime!”

Gülümsüyor… Sessizlik!

“Sigara için ‘felsefi intihardır’ dediklerini duymuş muydunuz?”

“Sigara… 40 yıl çilesini çektim içime. Artık onunla ilgili hiçbir şey duymuyorum! Fındıklı’dan mı çıkalım?”

“Lütfen!..”

Bir evden diğerine geçmek, bir tür göçmektir aslında.

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>