Troilos ile Kressida: Bir “Problem Play” Olarak Shakespeare’in Savaş İronisi

Bülent Yıldız

William_shakespeare_dmMitoslar zaman ve mekanla sınırlandırılamayacak evrensel bir öz taşırlar. Belki bu özelliğinden dolayı tüm sanatsal yaratılara kaynaklık edebilmekte; tersine çevrilebilir, yeniden okunabilir ve kim hangi bağlamdan bakarsa baksın kendi bakış zemininin isnat noktalarını mitosların temel özelliğinde bulabilir olması, onun tazeliğini her daim korumasının en temel nedenidir.

Troya savaşı, bu savaş ekseninde gelişen olaylar ve söylenceler kuşkusuz ki bu mitosların ilk sıralarında yer almaktadır. Bunun bir nedeni savaşın yıkıcılığının belki de ilk ve en vahşi göstereni olması ise diğer bir nedeni öncesi ve sonrasıyla o yıkıcılığı sergileyebilecek pek çok konu ve temaya hem güncel hem tarihsel bir kapı aralamış olmasıdır.

Troya savaşının Paris’in Helena’yı kaçırma mitosuna dayandığı biliniyor. Bu konu ekseninde mitosta farklı söylemler yer alsa da, özü şudur: Troya’lı Paris, Yunan komutanlarından Agamemnon’un kardeşi Meneleos’un karısı Helene’i, Meneleos’un misafiri olduğu sırada kaçırır ve ülkesi Troya’ya götürür. Bunun üzerine onurunu kurtarma telaşı içinde Meneleos, abisi Agamemnon’la birlikte Troya’ya saldırır. Hemen hemen tüm mitolojik kahramanların içinde yer aldığı Troya savaşı bu minval üzerine başlar ve gelişir. On yıl süren bu büyük kuşatma Yunanlılar’ın zaferiyle sonuçlanır. Kent yağmalanır, yerle bir edilir. Mitolojik karakterlerin büyük bir bölümü bu savaşta ölürler. Savaşı kazanan Agamemnon, büyük ganimetlerle ülkesine geri döner.[1]

Bu büyük savaş Homeros’tan Sofokles’e, Europides’ten James Joyce’a, oradan pek çok sinema filmine kaynak ve referans olduğu gibi Shakespeare’e de kaynaklık eder. Shakespeare bu savaşı, savaşın kahramanlarını değiştirmeden ama ona kimi eklemeler ve değişiklikler yaparak, Troilos ile Kressida başlığı altında oyunlaştırır. Oyunun ne zaman ve neye istinaden yazıldığına dair kesin bir bilgi ve tarih verilmemesine rağmen 1600’lü yıllarda yazıldığı biliniyor. Shakespeare’i üç döneme ayırırsak, bu oyun ikinci dönem oyunları içinde yer almaktadır. Hamlet ve Windsor’un Şen Kadınları’ndan sonra yazdığı düşünüldüğünde, buna bir yönüyle olgunluk dönemi oyunu da diyebiliriz. Olgunluk dönemi oyunu olmasına rağmen oyunun türü konusunda bir muğlaklık da bulunmaktadır. Tragedya ve komedya kalıpları içinde değerlendirilebilecek bir oyun değildir Troilos ile Kressida. Kimi söylem biçimlerinden yola çıkarak tragedya formu taşısa da, bu form, özellikle oyunun iki karakterinden biri olan çöpçatan Pandaros ile soytarı özellikleri taşıyan Thersites’in komedyaya kaçan söylemleriyle bozuma uğramaktadır.

Troilus and Cressida, oyuna adını veren kişiler ölmediğine göre bir tragedya sayılamaz. Ama ele alınan konunun burukluğu yüzünden bunu bir komedya saymanın, mutsuz son yüzünden de traji-komedya saymanın yolu yoktur. Hangi türe girdiği bile saptanamayan Troilus and Cressida, eleştirmenleri uzun süre yıldırmıştır.”[2]

Türü konusunda eleştirmenleri yıldıran, bu yüzden “problem play” kategorisinde yer alan bu az bilinen ilginç oyunda Shakespeare, aşk ve savaş olgularına farklı bir gözle bakar. Seçilen kahramanlar savaşın asıl kahramanları ve olayın özü Troya savaşı temelli olsa da, Shakespeare, savaşın içinden bakarak olayı başkalaştırır ve değiştirir. Ne kahramanlar savaşın bildik kahramanlarıdır ne savaş bildik savaştır ne de yaşanılan aşk yazarın başka oyunlarında işlediği aşka benzemektedir. Shakespeare’e bakılırsa savaşı aslında kimse istememekte ve herkes rahatsızlığını türlü yollarla dile getirmektedir. Savaş anlamsız bir nedenle başladığı için anlamsızlaşmıştır. Yazar oyuna tam da savaşın anlamsızlaştığı yerde, ortalarında başlar ve bir prologosla seslenerek seyirciyi oyunun öncesine ilişkin bilgilendirir.

“Troya’nın sağlam surları içinde,

Güzel Helena, Meneleos’un karısı,

Kendini kaçıran çapkın Paris’in kollarında uyumakta,

Ve işte bütün kıyamet de bundan kopmaktadır.

Oyunumuz bu savaşın ilk günlerini atlayarak,

Olup bitenlerin ortasından başlayacak.”[3]

Oyun, Troya’lı Priamos’un oğlu Troilos’un, Yunanlılar tarafında yer alan Troya’lı bilici Kalkhas’ın kızı Kressida’ya olan aşkından dolayı artık savaşmayacağını anlatan diyalogla açılır. Birbirlerine bağlılık yeminleri eden iki aşıktan Kressida, babası Kalkhas’ın isteği üzerine Troya’lı Antenor’la değiş tokuş edilip Yunanlılar tarafına geçer geçmez bir Yunan komutanı olan Diomedes’le aldatır Troilos’u. Aslında Troilos’un başına gelen Meneleos’un başına gelenden farklı değildir. Meneleos’un yaşadığı ihaneti, savaşın içinden bakarak, bu kez Troya’lılara yaşatır Shakespeare. Bu üç olay (iki aşk ihaneti ve savaş) yaşanan savaşın içinden tekrar okunarak tek bir kurguda bir araya getirilir. Bu durum, yaşanılan aşkın da, savaşın da ters yüz edilerek tekrar sunulmasıdır. Böylece aşk da, tıpkı yaşanan savaş gibi anlamsızlaşan bir değerin göstergesi olur. Bu kurguyla hareket eden Shakespeare, Troya savaşını ve bu savaş çerçevesinde vuku bulan olayları mitosta yer aldığı biçiminden farklı olarak tersine çevirir ve savaşın anlamsızlaşan özünü, değersizleşen aşk temasıyla bütünleştirerek farklı bir okuma yapar. Söylemi nettir Shakespeare’in: Savaşın anlamsızlığı, tüm değerler sistemini alt üst ettiği gibi, aşkı da ters yüz eder.

Nihayetinde bu savaş, Yunanlı Helen’in Troya’lı Paris’le Meneleos’u aldatmasından kaynaklanıyorsa, Kressida da bir Yunanlı ile Troya’lı Troilos’u aldatır. Neden o denli anlamsızdır ki yazar bu kez aşk ihanetini Troya’lılara yaşatarak bu anlamsızlığı pekiştirir. Böyle yapmakla Shakespeare mitosu başkalaştırdığı gibi, bir yönüyle de Meneleos nezdinde Yunanlılara iade-i itibarda bulunmaktadır.

 Shakespeare olayları farklı okurken, savaşta aslında hiç ön planda olmayan yahut bulunmayan kişilerin bakışlarıyla sunar. Yahut savaşta yer alıp taraf tutanları tarafsızlaştırarak sergiler. Oyunun başkişilerinden Troilos, Priamos’un oğlu olmasına rağmen gerçekte savaşta ön saflarda adı geçen biri değildir. Savaşın büyük referansı İlyada’da bile yalnızca bir yerde, o da savaşta ölen biri olarak gösterilir. Onun sevgilisi olan Kressida’ya ise ne mitosta ne de savaşta rastlarız. Kressida oyunun tek kurgusal kişisidir. Shakespeare bu kurgusal kişiyi ekleyerek onu Yunanlılar tarafına geçen Kalkhas’ın kızı yapar. Mitosa göre Kalkhas’ın kızı yoktur. O, Troya’nın “en büyük bilicisi” ve “rüya yorumcusu”dur. Bu özelliğinden dolayı Yunanlıların savaşı kazanacağını önceden bilmiş ve bu yüzden Yunanlıların safına geçmiştir.[4]

Apollon’un yetiştirdiği Troya’lı bir okçu olan Pandaros ise Kressida’nın dayısıdır. Ama Pandaros oyunda ne bir okçu ne de bir savaşçıdır. Dahası hangi tarafta olduğu belli olmayan ve Kressida ile Troilos’un arasını yapmaya çalışan bir çöpçatandır. Oyunun en önemli karakteri kuşkusuz ki bir soytarı olan Thersites’tir. Mitosta Yunan askeri olarak görülen ancak savaşta hiçbir varlık göstermeyen Thersites, savaşın içinde gerçekleri tüm açıklığıyla ve herkesin yüzüne çekinmeden söyleyen açık sözlü, patavatsız biri olarak bulunur. Bu açık sözlülüğünden dolayı savaşta herkes tarafından aşağılanan ve horlanan Thersites, oyunda da bu özelliklerinden yola çıkılarak bir soytarı biçimine bürünür. Shakespeare’in gözüyle bakarsak, savaşın anlamını, daha doğrusu anlamsızlığını gören ve bunu aleni bir şekilde açıklayan tek kişi Thersites’tir. Herkes tarafından tepelense de doğruları söylemekten, kahramanlarla dalga geçmekten vazgeçmez. O, Shakespeare’in asıl kişisidir aslında. Bu yüzdendir ki, savaş gibi yıkıcı bir olayı Thersites gibi bir soytarı ve Pandaros gibi bir çöpçatanın gözüyle gösterir bize. Biri Yunanlı, diğeri Troya’lı olan bu iki kişinin, savaşı ve savaşanları alaya alan yaklaşımları, savaşın gerçekten komediye dönüşen yönlerini göstermeleri bir yönüyle traji-komiktir.

“THERSİTES: Ya Agamemnon çıban çıkarmışsa? Her bir yanı, baştan aşağa çıban içindeyse?

AİAS: Thersites!

THERSİTES: Ya bu çıbanlar patlarsa? Söyle, o zaman başkomutan da patlamaz mı? Orduda azgın bir çıbanbaşı olmaz mı?

AİAS: Köpek!

THERSİTES: Patlarsa belki içinden akıl çıkar. Şimdilik akıl makıl göremiyorum onda.

AİAS: Köpoğlu köpek! Kulağın duymuyor mu? Sırtın duysun öyleyse!

THERSİTES: Seni de alay ede ede imana getirmeli. Ama nerde? Sen bir duayı ezberleyinceye dek, senin atın söylev vermesini öğrenir!” (45)

Savaş gibi trajik bir olay, bir soytarının gözüyle komediye dönüşür. Gülünmelidir aslında bu savaşa. Ama gülünmesi gereken savaşın yıkıcılığı değil, onun anlamsız olan ve gittikçe de anlamsızlaşan nedenidir. Anlatıya hakim olan dil Thersites ve Pandaros’un dili olduğuna göre, bu durum, savaşın özünün “soytarılık” olduğunun da göstergesi olur.

“THERSİTES: Şu Agamemnon’a bakın. Fena adam değil, piliçlere de pek düşkün; gel gelelim, kafasında beyinden fazla kulak kiri var. Ya kardeşine ne dersiniz? Hem eşek hem öküzdür o… Köpek mi, katır mı, kedi mi, sansar mı, leş kargası mı, yumurtasız ringa balığı mı? Hepsi olmaya razıyım, tek Menelaos olmayayım! Uyuz bir dilencinin üstünde bir bit olmaya razıyım, ama Menelaos olmaya asla!”(112)

Böylece oyun savaşı işler gibi görünse de mitos tepetaklak edilerek bunun anlamsız olan özü işler yazar. Savaş içinde vuku bulan olaylar da hep bu özü pekiştirmek için serimlenir. Anlamsız olan öz, aşk ilişkisini anlamsızlaştırması gibi, savaş durumunu ve kahramanlarını da bozuma uğratarak bir bütünlük yaratılır. Akhilleus da, Hector da, Odysseus da hem mitosta ve hem de İlyada’da anlatılan kahramanlardan farklıdırlar. Savaşta ve mitosta yer alan bu önemli kahramanlar, birer savaşçı değil savaştan sızlanan insanlara dönüşmüştür. Akhilleus’un Hector’u tuzak kurarak öldürmesi, savaşmak istemeyenin kendini çadırına kapatması, düşman değil de dostmuşlar gibi birbirlerini çadırlarında ağırlamaları, ziyafetler verip birbirlerini övmeleri ve canları sıkıldığında, Mina Urgan’ın deyimiyle “spor olsun diye” dövüşmeleri, savaş ortamı içinde normal olmayan bir biçimdir. O dönem savaşçılarının düşman da olsalar birbirlerine saygıları olduğu yahut Akhilleus’un Agamemnon’la anlaşmazlığı yüzünden savaştan çekilme isteği vs. bilinse de, Shakespeare’in tüm bu durumu bir abartı içinde vermesi, anlamsızlığın temelini pekiştirme kaygısı taşımaktadır.

Oyunun başında, “böyle bir amaç uğruna savaşamam ben” diyerek savaşı kötüleyen Troilos, Kressida’nın kendisini aldatmasıyla bir nevi Meneleos sendromuyla hareket ederek savaşa canla başla sarılır ve Meneleos’un Paris’le savaşmak istemesi gibi, o da Diomedes’le savaşmak ister. Savaşsa da ölmez. Oysa mitosta Akhilleus Troilos’u öldürmüştür. Ve aynı Akhilleus, Hector gibi bir kahramanı hain bir tuzakla değil savaşarak öldürür. Nihayet oyun sonunda savaş bir sonuca varmaz ve askıda kalır. Mitos bu noktalarda da farklılaşır. Ve oyun çok anlamsız görünen, çöpçatan Pandaros’un kadınlar, erkekler ve şehvet hakkında uyarı biçimindeki söyleviyle biter: “Canım kadın sarrafları, yazın da asın bunu duvarlara: kadınlı erkekli kapı kulları şehvetin, iki ay sonra gelin, vasiyetimi dinleyin.” (134)

Ama oyunu asıl özetleyen Thersites’in, Pandaros’un bu son söyleviyle paralellik taşıyan söylemi olur: “Hepsi şehvet peşinde! Hepsi edepsiz herifler!” (113) “Şehvet, şehvet! Hep savaş ve şehvet! Modası geçmeyen yalnız bunlar. Hepsinin canı cehenneme!” (120)

 

Oyunda ve mitosta yer alan bazı kişilerin karşılaştırılması

MİTOSTA OYUNDA
Troilos Priamos’un oğlu. Savaşta aktif bir rolü yok. Nerede ve nasıl öldüğü net olarak bilinmiyor. Ama İlyada’da, Akhilleus’la savaştığı ve öldüğü yazılır. Meneleos’la aynı kaderi yaşar ve sevgilisi Kressida tarafından aldatılır. Oyun başında savaşmak istemez ancak aldatılınca intikam almak ister ve Diomedes’le savaşır. Ancak ölmez.
  Kressida Mitosta yer almaz. Kalkhas’ın kızı, Pandaros’un yeğenidir. Troilos’un oynak sevgilisidir. Oyunun başından itibaren Troilos’a ilgi duymasına rağmen onu sınamak ister. Birlikte olduklarında, ölene dek onu aldatmayacağına sözler vermesine rağmen, ayrılır ayrılmaz, tüm Yunan komutanlarıyla cilveleşir ve Diomedes’le Troilos’u aldatır.
 Thersites  

Yunan ordusunda askerdir. İlyada’da ismi yalnızca bir kere anılan ve Agamemnon dahil herkese dil uzatan açık sözlü biridir.

Oyunun neredeyse baş kişisidir. Mitostaki özelliğinden dolayı oyunda soytarı olarak çizilir. Herkesle eğlenen, dalga geçen ve savaşın anlamsız özünü her yerde dalga geçerek belirten biridir. Oyuna hakim olan dil onun olduğu için, savaşı ve ilişkileri de onun gözüyle görürüz.
Pandaros Tanrı Apollon’un yetiştirdiği usta bir okçu olarak Troya’lılar saflarında bulunur. Attığı okla Meneleos’u yaralar ama öldüremez. Diomedes’le karşılaşır ama Diomedes onu öldürür. Oyunda savaşçı özelliğiyle yer almaz. Kressida’nın dayısıdır ve onunla Troilos’un arasını yapmaya çalışan bir çöpçatandır.
Akhilleus Yarı tanrıça özelliği vardır ve bu yüzden ölümsüzdür. Yalnızca topuğundan öldürülebilir. Mitosta yürekli, mert bir savaşçıdır. Hector’la teke tek dövüşte onu öldürür. Yunanlıların savaşı kazanmasında onun rolü bulunur. Sonunda topuğundan bir okla vurularak öldürülür. Agamemnon’a başkaldırır ve savaşmak istemez. Mitosta Odysseus’un yakın dostu olmasına rağmen oyunda onun tarafından en çok eleştirilendir. Kibirli, kendini beğenmiş olarak bulunur. Hector’u silahsız yakaladığı bir anda haince öldürür. Oyunda ölmez.
Hektor Priamos’un en büyük oğlu, Troya’nın en büyük komutanı ve savaşçısıdır. Akhilleus’tan sonra en büyük savaşçı olarak da kabul edilir. Savaşta Akhilleus tarafından öldürülür. Oyunda neredeyse hiç değişmeyen ender bir karakterdir. Mitosta da Paris’e Helena’yı kaçırıp ülkeyi savaşa soktuğu için kızar, oyunda da. Yine ölür ama Akhilleus’un haince tuzağına maruz kalarak.
Kalkhas Troya’lı bir bilici ve rüya yorumcusudur. Yunanlıların savaşı kazanacağını bilip onların safına geçtiği için de hain olarak damgalanır. Yunanlılar tarafına geçen Troyalı bir rahiptir ve kızı vardır. Kızı Kressida onun isteğiyle Troyalı bir esir komutan olan Antenor’la değiş tokuş yapılarak Yunanlılar tarafına geçer.
Paris(Aleksandros) Savaşın asıl nedenini oluşturan Priamos’un en küçük oğludur. Hekabe, doğacak olan çocuğun bir ateş gibi Troya surlarını saracağına ve tüm Troya’yı yıkıma götüreceğine ilişkin bir rüya görür. Bunun üzerine doğan çocuk ölmesi için İda dağına bırakılır ancak ayı sütü ile beslenir. Çocuğu bir çoban bularak büyütür. İyi bir çoban olan Paris’e, sürülerin koruyucusu anlamına gelen Aleksandros ismi takılır. Daha sonra savaşı körükleyecek üç güzel yarışmasında seçici olacak ve gerçektende Troya’yı yıkıma götüren kişi olacaktır. Oyunda iki ismiyle de yer alır. Paris olarak savaştan korkan ve çekinendir ama çok fazla yer alan biri değildir. Aleksandros olarak ise Kressida’nın uşağıdır. Oyunda herkesin dalga geçtiği ve kızdığı kişidir.

[1] Mitosta bu durumu yaratan ön bir söylem bulunur. Bu söyleme göre Paris, İda dağında yaşayan bir çobandır. Günün birinde bir düğüne davet edilmeyen kötülük tanrıçası Eris, ortaya bir elma atarak üzerine, “en güzele” diye yazar. Hera, Athena ve Afrodit’in katıldığı bu yarışmada Paris karar vericidir. Bu üç güzel de Paris’e bir teklifte bulunur. Hera, Asya krallığını, Athena, sonsuz aklı, Afrodit ise güzeller güzeli Helena’nın aşkını vaat eder. Paris bunların arasından Helena’yı tercih eder ve elmayı Afrodit’e verir. Böylece Helena Paris’in olur. (bkz. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, Kasım 2001, s.238)

[2] Mina Urgan, “Troilos ile Kressida” oyununa yazılan önsöz. Adam Y, İstanbul:1956, s. 13 (vurgu kendisinin)

[3] W. Shakespeare, Troilos ile Kressida, Çev: Sabahattin Eyuboğlu, Mina Urgan, Adam Y, 1956, s.17 (kitaptan yapılacak bundan sonraki alıntılar, alıntı yanında sayfa numarasıyla verilecek)

[4] Yine Mitosa göre Kalkhas, savaş sırasında Yunan ordularında çıkan vebanın nedenini de bilir. Vebanın nedeni, Troya çıkarması sırasında Apollon tapınağını yağmalayan Akhilleus ve Myrmidonlar’ın Apollon rahibesi olan Khryseis’i rehin almalarıdır. Kalkhas, kızın Apollon’a teslim edilmediği takdirde vebanın bitmeyeceğini söyler. Bunun üzerine Akhilleus’la, esir kıza el koyan Agamemnon arasında sert tartışmalar olur ve Akhilleus kızı geri vermezse savaşmayacağını söyleyerek çadırına çekilir.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


1 + üç =

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>