Kış Uykusu

Can Merdan Doğan

Kişiler Uyur ve Onlar Mutlu Değildir!

Eli kalem tutan, birkaç gazete okuyan, kısmen burjuvalaşmış, savurgan bir halde “geçmiş”le hesaplaşan, ama bunları hep “iyi niyetle” yapmış insanların yaşadığı bir coğrafyayı anlatmış Nuri Bilge. Temsil ettiği film kişisinin, edebi tek bir kaynağı yok. Her bir edebi figür için büyük meseleler olan durumların taşıyıcısı olarak seçmiş Aydın’ı. Esasında “karakter” bu denli derinliklidir diyecekken, bu çoklu ifade ediş ve her bir yazardan alıntılanan şey, bir fikirler silsilesi olarak duruyor. Dolayısıyla, Nuri Bilge’nin filmine “klasik bir eser” demek, ancak epistemolojik bir hata olabilir. Nuri Bilge, post-dramatik anlatının kollarına kendini bırakmış, modernizm eleştirisini; üst-kurmacadan, pastişden yararlanarak yapmıştır. Neredeyse Godardvari bir sahne algısı olduğunu söylemem, iddialı görünse de, Vivre Sa Vie‘nin (1962) episodik anlatısıyla, oldukça yakın bir sahne anlatısı vardır. Aralara, Aydın’ın “birinci günü” , “ikinci günü” deseniz, olacak bitecek…

Aydın’ın bir karakter olduğunu düşünenler de bu minvalde fena halde yanılır. Aydın, ancak bir fikir olabilir. Aydınlanmanın “Aydın”ı olarak; cezbedici bulduğu sıfatları ve cümleleri, üstüne yapıştırmış; edebi külliyatın yüklerini ahir ömründe taşımış, onlarla tükenmiş birisidir. Bir karakterden geriye ne kaldıysa odur Aydın, sahiden bir oyuncu eskisidir. Aydın’ın temsil ettiği, sorunlu karakter özelliklerinin tümü, tek bir çatıda toplanmadığı, onu ana bir karakter özelliği yansıtmadığı için de, karakter değildir. Hamlet kadar kararsız, Raskolnikov kadar vicdanıyla hesaplaşan, Oblomov kadar tembel, Othello kadar kıskanç, Caligula kadar mutsuzluğunun farkındadır; bu yüzden hepsiyle de eksilmiş bir temsildir.

Böylesi bir edebi yolculuğu değerlendirirken; Beckett, Dostoyevski, Çehov, Shakespeare’in bu topraklarda neye dönüştüğünü/benzediğini bulmaya çalıştım: Oğuz Atay aklıma geldi, onun o söylenen, susmayan, oyunlarla yaşayan, aydın karakterleri; sonra Yusuf Atılgan’ın bir diğer aydın karakteri C. geldi aklıma; Vüs’at O Bener’in Bay Muhannit Sahtegi’si; Ferit Edgü’nün O.’su sonra… Karşılığını arama meselesi, ne doğu/batı ne de yabancı/yerli meselesi. Biraz hepsi, biraz hiçbiri. Mesele, dünya edebiyatını etkilemiş yazarların “karakterlerinin” bir başka coğrafyayla karşılaştığında nasıl büyüdükleri/değiştikleri. Ki bu karakterlerin çoğu yaratıcılarından önce anılır.

 Türk Edebiyatı’ndaki yazarların büyük bir kısmı, roman/öykü kişilerini kurarken eylemsizlik ve kararsızlık için, Hamlet’e bir kez baktılar; merhamet ve vicdan için Dostoyevski’ye; geleceksizlik/eylemsizlik ve farkına varılmayan durumlar için, Çehov’a bir kez.

Sahiden Türk Aydın’ı böyle mi? Böyle bile olsa, birileri onun adına konuşurken, temsil ettiği şeyin “yüzeyini” bu denli ruhsuz anlatma hakkına sahip mi?

Aydın, ne bir Hamlet ne bir Othello ne bir Caligula, ne de Raskalnikov’du. O tam da kendi modernizminin, bu tesisin bir parçası olan, acı, C.’ye O.’ya ve Sahtegi’lere yakın olan, aslında yine bir harfle isimlendirilen yerli “modern sonrası” edebiyata daha yakındı, diğerlerine ancak göz kırpıyordu.

Türk Tiyatrosu Tarihi’nin yazılmasının fikri/dedikodusu, araştırılıp başlanmasından daha önemli bir coğrafya için, tarih, listeler halinde uzayan bir zafer alayı dışında neyi ifade ediyordu? Othello ya da Hamlet, bu zaferler içinde yenilen akıl/arzu ikiliğinde çıldıran kahramanlar olarak, bir nebze olsun fikirler dışında, tanımlanmış da olsa bireyin kendisine yapabileceği mühim yardımı, özgürleştirici eylemi taşıyabilecek güçte yine değiller miydi bu coğrafyaya getirildiklerinde? Resmen hepsi olan “Aydın” kişisinin içinde, yeniden ve yeniden parçalanıyorlardı ve taşıdıkları zaafların tümünü tek bir film kişisi yükleniyordu, bu ona haksızlık değil miydi?

Camus’nün, Caligula’sı, mutsuzluğu, çıkışsızlığı, kız kardeşinin/metresinin ölümünden sonra, bir nebze eylem için ne kadar güçlüydü? Kötülük karşısında durabilmek için, birbirlerini hiç durmadan soyan/doğrayan bu kişilerden birinin, gerçeğe çarpma halinin, kişisel tarih dışında, sahiden bir başka eve, bir başka yaşama açılması hiç mi mümkün değildi? Sahiden bu külliyat; gerçeğin ne olduğu sorusu, nerelerde insanoğluna tuzak kurduğu, nerelerde sınıfın, nerelerde bireyin aşılamaz olduğu dışında; hayatta şu canına yandığım kavramların bir başkasının kavraması/anlaması olmadan, kendileri için var olabilmesi ne kadar mümkündü?

Hepsi bireyin erdem gibi görünen zaaflarına benziyordu, ve her biri mühim bir felsefe sorusu olduğunu düşündüğüm, Felsefe kim içindir? Sorusunun içine gizleniyordu. Erdem, vicdan, ahlak kim içindir? Olması, varlığı, nasılı değil, kim için oluşu önemliydi… Acaba bütün bu edebi külliyat kötü bir şaka “fikri”nden başka bir şey değil miydi? Zaman, eylemsizlik, geçiş dönemi, modernizm, hepsi ama hepsi bu şakanın parçası olabilir miydi? Bir başlangıcı yok muydu bu Aydın’ın? Sahici bir tarihi? Sahici bir mektubu yok muydu?

Hep ve hep bir eleştiri gibi karşımıza çıkıp sırıtacak mıydı? Hep kendi sınıfını alaşağı ederken, ama alt-sınıfa da bakarak, burası da aşılmaz bir okyanus işte mi diyecekti? İlyas çocuğa o eli uzatırken, bir yandan da hoşgörülü/anlayışlı aydın rolünü ne kadar oynayacaktı? İnsan durumlarının, duygularının performansını yapan bir oyuncudan başka neydi Aydın? Boşuna mı seçilmişti Demet Akbağ? Haluk Bilginer?

Güne Çarpmak

Ölümün kendisi değil, ölümün şekli mühim bir soru artık; ülkenin kendisi değil, o mühim coğrafya sorusu; yazının kendisi değil, fikri; insanlığın nasılı değil, niçini; adaletin, özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin kendisi değil; koşulu önemli. Fikirler bizim için önemli. Fikirlerin yaşamla kurduğu sıcak ilişki önemli! O ilişkilerin kolunun uzandığı yerler önemli!

Vaadin kendisi, o vaatlerin sorgulanmayışı önemli. Çocuklar ya da ağaçlar değil; zürafalar ya da sürüngenler değil; insanlar ya da salyangozlar değil; elverişliliği, kurumlarla kurdukları ilişki önemli. Eylem değil; ne kadar boyun eğdiğin ya da boyun eğmeye dair ürettiğin eylemlilik önemli. Fikirlerle kurulan ve fikirlerle ölünen ülke sınırları içinde; Yaşamanın kendisi değil, hayatta kalmak için verdiğimiz ödünler önemli. Çünkü yaşam hakkı bildirgelerin zarafetini aşacak kadar karmaşık, güç bir anlam kazandı; bir yer kapmaca oyununa dönüştü.

Kimsenin ama hiç kimsenin kaçışı yok bu fikirlerden.

Filmde o çamurlu ayakkabılara bakılan her an, bu kaçamayış önemli; tren raylarında dururken ve rayların endüstri devriminin habercisi olduğunu düşünürken o gidemeyiş önemli; kalmak için uydurulan “sevgi”nin o mektubun sahipsizliği önemli; yakılan paralar önemli. Ama sanırım bu filmde bulduğum ve gerçek olan tek şey, felsefenin bir çocuk için olmadığının önemi. O patlayan tokadın asıl sahibinin İlyas çocuğun olmadığı fikri.

Pedofili olan bir ülkede, kafalarını ezdiğimiz çocuklar için, usun/ahlakın/vicdanın ne olduğu sorusu umurumda değil… Eleştirinin eleştirisinin hala evrensel bir tanınırlılığı/kabulü olsa da; Usun/ahlakın/vicdanın kim için olduğuyla ilgileniyorum… Aydın/Nihal/Necla’nın kötülük karşısındaki duruşlarının temelini oluşturacak ve kaynağı olarak gördüğüm sorunun hala sorulmadığını düşünüyorum. Filmde haklı ya da haksızın önemli olmadığı üzerine konuşuldu/yazıldı… Sanırım benim bir haksıza bir haklıya bir de kötülüklerini kabul edecek bir zaafkara ihtiyacım var. Fena halde idealizme ihtiyaç olduğu düşüncesindeyim. Erdem kostümündeki zaafların, kişisel tarihe açıldığı her gün, bir çocuk öldürülüyor bu ülkede. Soy soy bir yere kadar burjuvayı da… Onun dışında film çok güzeldi, çok!



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


altı + = 15

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>