Biz Bu Ülkede 91 Yıldır Babamızı Öldüremedik

halukbilg[Hürriyet Gazetesi’nden Cansu Çamlıbel’in oyuncu Haluk Bilginer ile gerçekleştirdiği söyleşiyi alıntılayarak aktarıyoruz.] Nuri Bilge Ceylan’ın bu hafta sonu vizyona giren Altın Palmiye’li “Kış Uykusu” filminin başrolünde bir Türk aydını var. Özgüvensizliklerini kibrinin arkasına saklayarak yola devam etmeye çalışan o karakterin, hayatın akışı içinde nasıl da çözülüp dağıldığını izleyeceksiniz. Cannes heyecanını ıskalamadan tiyatro sezonunu tamamlamak için olağanüstü bir tempoda çalışan Haluk Bilginer’in kıymetli zamanına Oyun Atölyesi’ndeki oyunu öncesinde ortak oldum. Hem nalına hem mıhına bir söyleşi oldu. Sitemkâr oldukları arasında biz gazeteciler de vardı, sokakta rastladığı hayranlar da… Onu hiç şaşırtmayansa devletin 90 küsur yıllık refleksleri.

Cannes’da yaklaşık bir ay önceki gala gösteriminden bu yana yaşadıklarınızı anlatın, öyle başlayalım.

Palme d’Or (Altın Palmiye) alması gerçekten çok sevindirici, çünkü bütün dünyanın gözünün üstünde olduğu festival Cannes. Oscar’dan daha önemli bence. Öyle laf olsun diye söylenmiş bir şey değil. Herkesin bildiği gibi Oscar, Amerikan film endüstrisinin reklamını yapmak, onu kalkındırmak, vitrini olmak için kurulmuş bir organizasyon. Hollywood’da sadece Amerika var, Cannes’da bütün dünya var. Dolayısıyla Hollywood’un dikkati de Cannes’da. Cannes bütün dünya için önemli, Türkiye hariç. Türkiye önemsemiyor Cannes’ı.

Artık önemsemeye başlarlar belki.

Aahhh… Hep biri olduktan sonra bir şeyler yaparız ya biz. Tamir ederiz falan. Ödül aldıktan sonra belki önemserler ama bütün dünya oradaydı, Türkiye yoktu. Sizi tenzih ederek söylüyorum. Orada bir televizyon kamerası gördünüz mü Türkiye’den. Ben Çin, Japon, Fransız, Alman, Belçikalı, Hindistan kanallarıyla röportaj yaptım. Bir tek Türkiye yoktu.

Neye bağlıyorsunuz bunu?

Bugüne kadar zaten gösterilen ilgisizliğin artık toplamda başka bir şeye dönüşmesi. Bu yıla kadar haber kanalları töreni canlı verirdi değil mi? Bu sene öyle bir şey olmadı. Patronlar istememiştir, “Ne yapacağız canım, sinemadan, festivalden bize ne” diye düşünmüş olabilirler.

Cannes hiçbir zaman reyting getirecek bir şey olmamıştır tahminen ama haber kanalları yayınlıyorlardı. Bu sene yayınlanmamasının içinden geçtiğimiz toplumsal durumla ilgisi olabilir mi?

Hepsinin toplamı olabilir. Zaten tematik kanalın, haber kanalının umurunda değildir ki reyting falan. Cannes’ı yayınlarsa onun seyircisi adına bir artıdır. Yoksa diğer kanallarla reytingde yarışacak hali yok bir haber kanalının. Sonuç olarak Türkiye yoktu. Bu, Türkiye’nin kendisine vereceği bir hesap. Türk medyasının kendisine vereceği bir hesap. Türk medyası bir gün inşallah kendisiyle hesaplaşma büyüklüğünü gösterir. Türkiye medyası bugün artık Mickey Mouse medyası. Türk medyası haber vermek için değil haber saklamak üzerine kurulu bir sistem. Türkiye bütün bu sebeplerden ötürü yoktu Cannes’da. Tüm bunlara rağmen bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir festivalde bir Türkiyeli yönetmenin Palme d’Or alması muhteşem bir şey. Ben Nuri Bilge ile çalışmış olmaktan ve bu filmin bir parçası olmaktan son derece mutluyum.

Teklifini başta sanırım üç defa reddetmiş olmanıza rağmen…

Reddetmem çalışmak istememem ya da burun kıvırmaktan kaynaklanmadı. Tam tersi, Nuri Bilge’yle çalışmayı yıllardır isteyen biriyim. Ama Nuri Bilge de son döneme kadar oyuncu kullanmadı biliyorsunuz. Onunla çalışmaya can atarım ama tam kışın ortasında, oyun takvimi açıklanmış “Gel, Nevşehir’de film çekiyoruz” dedi. Mümkün değil, gidemem, burası var. E ne yapacağız? “Yok ben başka birisiyle çekmek istemiyorum, senin programına uyacağız” dedi.

Nuri Bilge Ceylan’la film üzerine yaptığımız röportajda Aydın karakterini anlatırken “Etrafımda bu model çok adam vardı, belki benden bile bir parça vardır” demişti. Senaryoyu ilk okuduğunuzda Aydın’la ilgili ne düşündünüz?

Türk aydınının bugüne kadar hiç böylesine dürüstçe resmedilmediğini düşündüm. Bu kadar dürüst, sahici ve eleştiri oklarını kendine bile yöneltmekten hiç korkmayan, çok namuslu ve dürüst bir senaryo buldum karşımda.

Siz de kendinizden bir parça buldunuz mu?

Kendimden olmasa da yakınlarımdan, tanıdığım insanlardan çok buldum. Bir şeyi oynarken illaki kendinizden bir şey bulmak zorunda değilsiniz. Katil de oynayabilirsiniz. Ama o kadar tanıdık bir şey ki bu, zaman zaman siz de yapmış olabilirsiniz. Ama gözlemlerinizden bunun ne olduğunu siz zaten biliyorsunuz. Zaten bildiğiniz, kavradığınız ve “Ah gözünü sevdiğim Türk aydını” dediğiniz bir durum.

AYDIN KÖTÜ BİR OYUNCU!

Filmi seyredenlerin yorumlarına baktım sosyal medyada; özellikle Aydın’ın imamla olan ilişkisi çok dikkatlerini çekmiş. Arkada ister istemez böyle bir Türkiye, böyle bir siyasi ve sosyal fon olunca algıda seçicilik de kaçınılmaz oluyor sanırım.

Türkiye’de ve benzeri ülkelerde yaşayan aydınların ortak sorunudur zaten bu. Çünkü aradaki mesafe çok açıktır. Demokrasiyle yönetilen, demokrasiyi barındırmayı becerebilmiş ülkelerde bu kadar büyük fark yoktur aydınıyla sıradan insanı arasında.

 

KİMSENİN BEKLEMEDİĞİ 90 GENÇLİĞİ BAŞARDI

Normalde o tür karakterlere çok kızmamıza ya da onları reddedecek olmamıza rağmen şömine sahnesinde onu da haklı buluyoruz. En azından ben böyle hissettim.

Çünkü öyle hissetmek istiyorsunuz. Çünkü isyan her zaman çok caziptir ama biz beceremeyiz.

Neden? Geçen sene Gezi’de isyan edilmedi mi?

Ahhh… Keşke. O 90’lı gençliğin yaptığı Türkiye’de bir milattır. Bundan sonra kimse Gezi’yi yok sayarak siyaset yapamaz. Hiç kimse Gezi’yi yok sayarak holding işlerini de yürütemez.

Hem de 90 gençliğinden geldi, hiç beklemedikleri yerden değil mi?

Hiç beklemedikleri, hiç çalışmadıkları yerden geldi. Ve o kadar güzel oldu ki. 90 gençliğinin bu direnci ve isyanı benim gibi toplumdaki birçok insanı niye şaşırttı? Çünkü biz mızmızlanmayı çok severiz ama hiçbir zaman isyan etmeyiz. Kapalı kapılar ardında, kahvehanelerde ya da meyhanelerde dertleşiriz sürekli. Ondan sonra unuturuz. İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun. Yoksa umudumuzu kaybetmek için o kadar çok sebep var ki, sabaha kadar sayabilirim size.

KENDİNİZİ YASAKLAMAYA BAŞLARSANIZ…

İlk üçünü söyleyin.

Demokrasi yokluğu en önemlisi. Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik. Demokrasi olmayınca bu da olmuyor. Korku. Demokrasi yok ve korku var. Ve korkunun yarattığı otosansür. Bu sansürlerin en tehlikelisi. Biri size bir şeyi yasaklar ve siz onunla mücadele edersiniz. Ama siz kendi kendinizi yasaklamaya başlarsanız o felaket.

Turnelerde sizin Anadolu’da neredeyse gitmediğiniz şehir kalmıyor. Bizim şehirde yaşadığımız buhranların nasıl bir karşılığı var oralarda?

Yolsuzluk, rüşvet hiç kimsenin umurunda değil. Tabii yönetenler de bunu bilerek davranıyor. Çünkü Türkiye’de herkes küçük bir işletme. Adam 2000 TL’lik maaşıyla bir tane Doblo almış. Karısı çalışıp 1500 TL alıyor, oğlu çalışıp 1500 TL alıyor. Yaklaşık 5000 TL giriyor eve. Doblo’nun taksidi ödeniyor mu, ödeniyor. Aman düzenim bozulmasın. “Benden mi yedi” diyor. Gelir dağılımının adaletsizliği üzerinden herkesi böyle bir küçük işletme gibi yaparsanız, bu insanları sarsmak, “İsyan edin” demek çok zordur. “Abi Doblo’nun taksidi” der size. Böyle bir korku. Bu tüm dünyada yönetenlerin hep işine gelmiştir. Mesela, aileyi çok savunurlar ve herkesin aile olmasını isterler. Aile tehlikesizdir çünkü onlar için. Aile işin içine girdiği zaman sorumluluk başlar. Bunlar dünyanın tüm yönetenleri için son derece faydalıdır. Din son derece faydalıdır. İsyan etmekten alıkoyar bunlar sizi.

EN ÇOK PORNO KONYA VE YOZGAT’TA İZLENİR

Muhafazakâr yaşam tarzının ve oradan gücünü alan türde bir mahalle baskısının Anadolu’da son dönemde daha da baskın olduğu yönündeki kanaate katılır mısınız?

Anadolu’da neredeyse hiçbir yerde içkili lokanta yok. Nerede buluyorsunuz alkolü biliyor musunuz? Evlerde. Yıllardır Türkiye’de en çok içki nerede satılır biliyor musunuz? Konya’da ve Yozgat’ta. İstatistiklere bakın. Özelleştirilmeden evvel TEKEL’in hangi şehirlere ne gönderdiğine bakın. En çok porno film nerede satılıyordu diye sorun. Yanıt yine Konya ve Yozgat. Yıllardır bu böyle ve bunu herkes biliyor. Bir şeyi bastırırsanız alttan fışkırır.

Yeraltına iniyor…

Tabii ki. Soruyorsunuz “İçki nerede içilir” diye. “Yok abi öyle bir yer” diyor. E peki siz nerede içiyorsunuz? “Evde içiyoruz abi” diyor.

 

Türkiye’deki kültür piyasasıyla ilgili ne söylersiniz? Devletten herhangi bir beklentiniz var mı?

Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler.

Neden?

Gezi’yi desteklediğimiz için. Bu kadar basit ve net. Onlar da biliyor böyle olduğunu, ben de biliyorum. Ama ‘9. Madde diyorlar’. Güya turne yapılmadığı içinmiş bilmem ne. Turnenin allahını yapıyorum, benim kadar turne yapan yok. Yalan dolan. Bize vermediler, Genco Erkal’a vermediler, Ankara Sanat’a vermediler. Onların vereceği paraya ihtiyacımız olduğu için değil. Ama davayı açtık, hiç değilse davayı kazanmış olalım diye. Yoksa verdikleri en yüksek rakam geçen yıl 70 bin TL’ydi. Benim bir yıllık gazete ilanım bile değil o. Ama bu sembolik miktarı bile bizden esirgeyip daha önce hiç tiyatro yapmamış bir kuruluşa iki ayrı destek vermek…

Kim onlar?

Hiçbir fikrim yok! İki ayrı oyuna destek veriyorlar ama tek şirket hepsi. Hakikaten adlarını bile bilmiyorum. Ankara’da bir tiyatro.

Türkiye’de kültür sanatla nasıl bir ilişkimiz var bizim?

Bizim kültürle olan ilişkimiz nesne ilişkisi. Bu saçmalıkları atlatmış, özgürleşmiş ve demokrasiyle yaşayan ülkelerde bu ilişki ihtiyaç. Sanatla ve kültürle olan ilişki kendini daha iyi hissetme ve doyum sağlama için. Bizdeyse direkt nesne ilişkisi. Şuradan bir örnek vereyim: “Tanıdın mı amcayı bak” diyor çocuğuna. E amca orada, sen ilk önce bir “Merhaba” desene. Yok, çocuğuyla konuşuyor siz orada masasınız. “Bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” Çektirme ifadesine ne olduysa, Türkçe de bozulmuş! Çekindikten sonra da yüzünüze bile bakmadan gidiyor. Bir nesne var artık elinde: Bir ünlüyle fotoğraf. Ne olacak o fotoğraf? Yarın çöpe atılacak ondan eminim. İlişki bu. Eğlence. Bizim kültür sanat diye tarif ettiğimiz şeylerin yüzde 99’u eğlence endüstrisi. Hâlâ ergeniz biz. Çünkü neden? Bizim babamız ölmedi hâlâ da ondan. Hâlâ yaşıyor. İçimizde!

ATATÜRK’E TAPINMAKTAN VAZGEÇEMEDİK

Kim o baba?

Ooooh ohoho… Oto-sansürlettirmeyin beni. Türkiye’nin babası. 90 yıldır bir tane.

Yani, içimizdeki Atatürk’ü mü öldürmemiz lazım?

Atatürk’ü öldürmeyeceğiz. Atatürk’ü olduğu gibi anlamaya çalıştığımız zaman onu daha iyi analiz edebileceğiz. Atatürk’ü insan olarak anlayabileceğiz. İkon olmaktan çıkarıp, insan olarak anlamak gerekiyor. 90 yıldır sadece tapınmakla meşgulüz.

Ak Parti döneminde de böyle mi devam etti sizce?

E etmek zorunda çünkü aykırı olur tersi. Statükoyu bozarsanız iktidara da gelemezsiniz. Status quo! Bunu sadece Atatürk diye de geçiştiremeyiz. Bu, tamamıyla bir algı ve yaşama hali. Yaşama tutunma hali. Başka türlü tutunamıyoruz, bize hep bir baba lazım. Babasız olmuyor. Biz babalarımızı öldüremedik

 Hürriyet

Yorum


işlemi tamamlayınız:


+ 1 = altı

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>