Soma’da Gördüklerim, Öğrendiklerim

17 Mayıs Cumartesi sabahı Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs’den kalkan üç otobüs dolusu insan olarak taziyeye geldiğimiz Manisa Soma’nın girişine vardık. Ben bir Boğaziçi Üniversitesi mezunu olarak arkadaşlara katıldım. Boğaziçi’nde hızlıca bir araya gelerek bir forum yapan ve bu taziye ziyaretini düzenleyen arkadaşlar, üç otobüsün de farklı yerlere dağılacağını söylediler. Soma girişine gelir gelmez ise polis kontrolüyle karşılaştık. Bir otobüs Soma merkeze girmek üzere polis kontrolünde kaldı. Sonradan bütün gün ilçeye girmelerine izin verilmediğini öğrendik. Bir otobüs Balıkesir’e bağlı Savaştepe ilçesine doğru yola çıktı. Bizim otobüs ise polis Soma’ya girmemize engel olmak istediği için polis eskortluğunda, İzmir’e bağlı Kınık ilçesine gitmek üzere Soma’yı transit geçerek ilerlemeye başladı.

Kınık girişinde sigara molası verdiğimizde zaten caddede olan ya da evlerinden çıkan yaşlı ve genç erkeklerle taziyeye geldiğimizi konuştuk. Genç bir arkadaş eyleme gelip gelmediğimizi sordu tedirgin bir şekilde. Kendisine yalnızca taziyeye geldiğimize dair güvence verince bizi az ileride, ilçe merkezinde karşıladı ve bir lokale yönlendirdi. Daha sonra lokalin CHP İlçe Başkanlığı lokali olduğunu anladık. Bizi karşılayan Kınıklılar lokal önüne sandalye attılar ve bizi oturtup ikramda bulundular. Bu esnada etrafa toplanan ilçenin erkekleriyle sohbet etme fırsatı bulduk. İstanbul’dan taziyeye geldiğimizi duyan hemen herkes derdini, acısını, maden işçiliği yapmış olanlar çalışma koşullarını bizimle paylaşmaya başladı.

Konuştuğumuz çoğu genç erkek ya madenci ya da bir dönem madencilik yapmış kişilerdi. Ben en çok 30-35 yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim iki maden işçisi ile konuştum. Biri Soma Holding’in bölgedeki diğer madeninde çalışan bir işçiydi. Sosyalist olduğunu ve alternatifsizlikten CHP’ye oy verdiğini dile getirdi konuşmaya başlarken. CHP’den çok sevdiği milletvekillerinin yanı sıra nefret ettiği vekiller de olduğunu söyledi. Bu arkadaş, uzun yıllardır madende çalışıyormuş. Başlarken çok sağlıklı bir insan olduğunu, madende çalıştığı yıllar boyunca ayağından ve belinden rahatsızlandığını, bir iki ameliyat geçirmek zorunda kaldığını söyledi. Bu katliama rağmen çalışmaya devam edeceğini, çocukları olduğunu, zaten üç gün çalışmazsa aç kalacağını söyledi. Yine de kimseden korkusu olmadığını, her sorana açık açık her şeyi anlattığını söyledi. Aramızdan biri Suriyeli işçiler ya da sigortasız, çocuk işçiler olup olmadığını sordu. Aynı sosyalist arkadaş kesinlikle Suriyeli ya da çocuk işçi olmadığını söyledi. Şirketin sigorta yapmak zorunda olduğunu söyledi. Yangını söndürmek için su ve kül basıldığı için içeride kalan işçilerin çıkarılmamak üzere madende terk edilip edilmeyeceğiyle ilgili ise bilgisi olmadığını söyledi.

Daha sonra katledilen işçilerin çoğunun AKP’ye oy veren insanlar olduğunu söyledi. BBC Türkçeden Rengin Aslan’ın haberini yaptığı ve videosunu çektiği bir madenci eşi, işçileri işten atma tehdidiyle AKP üyesi olmaya ve AKP’ye oy vermeye mecbur ettiklerini söylüyordu. Bu arkadaşsa kendi iş arkadaşı olan işçilerin isteyerek oy verdiklerinden dem vurdu. “Adama niye AKP’ye oy veriyorsun diye soruyorum, İstanbul’a Marmaray yaptı diyor. Ben bu adamla ne konuşayım? Artık AKP’li iş arkadaşlarımla hiç muhatap olmuyorum.” dedi. Medyada ve sosyal medyada dolaşan bütün farklı ifadelerden anladığım kadarıyla, isteyerek oy verenlerden mecbur bırakılarak oy verenlere kadar giden bir yelpaze de olsa, Soma’da madencilerin çoğu AKP seçmeni. Bunun arka planıyla ilgili taziyeye gittiğimiz evlerde, geride kalan kadınlarla konuştuğumuzda daha derinlikli fikir sahibi oldum, aşağıda dile getirmeye çalışacağım.

Bir süre sonra konuşmaya eklenen üç maden işçisi daha oldu. Onlar da “eğitim” deyip durduklarının yeni gelen işçilere sabah anlatılanlar olduğunu, akşamına madene indiklerini söylediler. Oksijen maskesini kullanmayı da yangın, gaz çıkışı gibi acil durumlarda ne yapılacağını da çoğu işçinin bilmediğini; zaten “yaşam odası” diye bir şeyi bu katliamla birlikte duyduklarını (bunu İmbat isimli, sahibi İzmirli bir başka madende çalışan çok genç bir arkadaş söyledi) söylediler. Bir sürü haberde zaten çıktı: Kurtulan madenciler de bizim konuştuğumuz madenciler de oksijen maskelerinin ya bomboş olduğunu ya da sadece on dakika yetecek kadar dolu olduğunu söylüyor. İşçilerin söylediğine göre, dünya standartlarında olsalar 45 dakika yetmeleri gerekirmiş. Denetlemelerse pek çok haberde madencilerin ifade ettiği gibi, müfettişlerin güzel otellerde kalıp güzel yemekler yedikten sonra madenin yalnızca (denetleme haftalar önce haber alındığı için önceden temizlenmiş) ilk 200-300 metresine bakıp çıktığı “ziyaretler” şeklinde oluyormuş.

Konuşurken aynı sosyalist arkadaş bana bölümümü sordu. Siyaset Bilimi deyince “sen söyle nasıl çözülecek bu iş?” dedi. Ben de onun iş deneyimi yanında haddimi aşmamaya gayret ederek, hükümetlerin 19 yıldır, maden şirketlerinin karını arttırmak için imzalamadığı ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) anlaşmasından ve imzalansa şirketlerin mecbur kalacağı güvenlik önlemlerinden bahsettim biraz. O genç arkadaş yaşam odası diye bir şeyi ilk defa duyduğunu o zaman söyledi. Zaten sonra üçü de “hiçbir şey değişmez” dediler ve umutsuz olduklarını dile getirdiler. Aynı arkadaş Kınık’ın tarımsal anlamda da madencilik anlamında da pilot olduğunu; ilçenin durumunun çiftçiliğin bitirilmesinin sonuçlarını ve maden işçilerinin durumunu ortaya koyan bir örnek olduğunu söyledi.

Bu esnada hemen yanımızda yaşça büyük bir amcayla konuşan bir odak vardı. O amca olaydan sonra hoca yollanmasına isyan ediyordu sesini yükselterek, o yüzden kulak misafiri oldum. “Hocayı ne yapacağız? Biz dua etmesini bilmiyor muyuz? Zaten her çıkanı dualarla alıyoruz. Biz Allahsız mıyız?” diyordu. Sonra lafı Berkin Elvan’a getirdi. “O 15 yaşındaki çocuğun ailesine niye bir ‘başınız sağ olsun’ demediler? Alevi olduğu için! Bize dinsiz, imansız diyorlar.” dedi. Kınık’ta Alevi bir nüfus olduğunu da böyle öğrendim.

Hayatta olduğu söylenerek çıkarılan işçilerin en azından bir kısmının aslında ölmüş olduğunu ve yüzlerine ucu hiçbir yere bağlı olmayan oksijen maskeleri takılarak hayattaymış gibi çıkarıldıklarını söylediler. AFAD’ın girmediği ya da giremediği derinlikteki yerlere yine maden işçileri girmiş ve arkadaşlarını canlı ya da ölü olarak çıkarmışlar. O yüzden bu bilgiye vakıflar. Başka bir örnek olarak, arkadaşlarını çıkarmaya giren bu madencilerin çıkarken fotoğraflanıp madenden canlı çıkarılan bir işçiymiş gibi gösterildiğini eklediler.

Bir sürü aileden birden fazla erkeğin hayatını kaybettiğini söylediler. Daha sonra köylere dağıldığımızda bunun bir sebebinin de aynı köye bir gün içinde yalnızca bir servis göndermek isteyen şirketin bir köyün bütün madencilerini aynı vardiyaya alması olduğunu öğrendik. Bu da köylüler için olağan, bizim içinse duyması bile korkunç bir bilgiydi.

Konuştuğumuz bütün madenciler bunun bir katliam olduğunu tekrar tekrar vurguladı. Bazıları yalnızca şirketi suçlarken bazıları mühendisleri ve amirleri suçluyordu. Çünkü katliamın olduğu madende iki aydır işçiler sıcaktan yandıklarını, madenin yasaklanması gereken yerlerinde teknikerlerin ve işçilerin uyarılarına rağmen amirlerin “üretim devam edecek” emriyle çalışmayı sürdürdüklerini söylediler. Yasaklanması gereken bölgeler derken, zehirli gazların yoğun çıktığı, çıkan kömürün bu yüzden daha kolay yanma riski taşıdığı, işçilerin de bunu maden içindeki aşırı sıcaklıktan hissettiği, maden devlet işletmesiyken yasaklanan bölgelerden bahsediyorlardı. Bu noktada, Somalı bir arkadaşımın yakını olan, katliamda vefat eden bir mühendisin ailesinin söylediklerini hatırladım. Mühendisler de kendi patronlarından gecenin bir yarısı “bugün niye az kömür çıktı?” diye telefonlar alıyor ve baskı görüyorlarmış. Çoğu işçi, iş yeri hiyerarşisi gereği bunu bilmediği için doğal olarak mühendisleri suçluyor. 18 Mayıs Pazar günü yapılan ilk üç tutuklamadan ikisinin mühendis olması da tesadüf değildir diye tahmin ediyorum. Mühendislerin, güvenlikçilerin suçlu çıkacağı bir senaryo yazılıyor olabilir. Çünkü birçok kayıp yakınının bunu inanılır bulması çok olası. Pazartesi günü Soma Kömür İşletmeleri yönetim kurulu başkanı ve Soma Holding’in sahibi Alp Gürkan’ın oğlu Can Gürkan’ın tutuklanması, en iyi ihtimalle bütün sorumluluğun kömür madenini işleten şirkete yükleneceği ve bu katliamı mümkün kılan yasal ve pratik koşulları hazırlayan AKP hükümetinin hiçbir şeyin hesabını vermeyeceği bir sonuca işaret ediyor.

Sendikadan da söz açıldı tabii. Türkiye Maden-İş sendikasının maaşlarından ayda 50 lira kesmekten başka işe yaramadığını söylediler. Üstelik nadiren de olsa bazı durumlarda sendikacılarla tartışan işçilerin işten atılabildiğini eklediler. Yine Erdem Yörük’ün görüştüğü başka işçiler, kısa süre önce yapılan sendika seçiminde maden yöneticilerinin kendilerine seçilmesi gereken sendika yöneticisinin ismini verdiğini, bu kişiyi mecburen seçtiklerini dile getirmişler. Seçim günü işçilere maden yöneticilerinin istediği sendikacının ismi kapalı zarfta veriliyor ve bu zarfı sandığa atmaları söyleniyormuş. Dolayısıyla şirketlerin adamları olan sendikacılar usulsüzlükle ve işçilere yapılan baskı ile seçiliyormuş.

Konuşma fırsatı bulduğum işçiler, bu katliamdan önce olanlardan, iş güvenliği olmadığı için bir uzvunu kaybeden ya da ölen madencilerden de bahsettiler. Bunlardan biri yakın zamanda kolunu kaybeden bir işçiymiş örneğin. Amirleri susması için baskı yapıyormuş ama adam susmuyormuş (susmuyor derken ne kastettiklerini, bu işçinin kime ne şekilde konuştuğunu bilmiyorum). Ayrıca tek kolunu kaybetmiş bir şekilde madende çalışmaya devam ediyormuş. Konuştuğum sosyalist madencinin yakını olan başka bir işçinin ayaklarının dibinde, madenin içinde ustası ölmüş. Amirler “dışarıda öldü diye ifade vereceksin” şeklinde baskı yapmış ama bu arkadaş yalan ifade vermeyi reddetmiş. Bu yüzden işten atılmış.

Tekrar edeceğim ama bu sosyalist arkadaş, kendisinin de kaç kez madende kaza geçirdiğini, bir kez ayağını kırdığını ve bir kez belinden ameliyat olmak zorunda kaldığını söylemişti. Bu arkadaşın kendi yaşamını makro sistemlere çok açık ve insani bir şekilde bağlayan anlatısını utanarak kendi kelimelerimle ifade etmeye çalışacağım: Global kapitalizmin sağlık endüstrisi, orta ve üst sınıflara sağlık paranoyası, sigorta fetişizmi aşılarken toplumun en dezavantajlı kesiminde insanlarının sadece canının değil; uzuvlarının, organlarının, daha doğarken sahip oldukları bedensel becerilerinin de çok çıplak, çok bariz bir şekilde değersiz olduğu bir çalışma alanı madencilik. Madenciler de her gün sadece canlarından değil, kaybedebilecekleri uzuvlarından endişe ederek, bir uzuv kaybettikleri için çalışamayacak duruma gelme korkusuyla işe gidiyorlar.

Biz tüm bunları konuşurken sokağın diğer ucunda bir kalabalık toplanmaya başlandığını gördük. Bizim otobüsten sorumlu arkadaşlar ve Kınıklılar kaymakam İlyas Gün ile tartışıyorlardı. Kaymakam “ben idari amirim, sözlü emir var, köylere gitmenize izin veremem” diyordu. Arkadaşlar ne kadar “biz hiçbir şekilde eylem yapmayacağız, taziyeye gidiyoruz, cenaze evlerinde, bir sürü kaybın olduğu köylerde eylem yapmayı asla düşünmüyoruz” deseler de fayda etmedi. Kınıklı çok yaşlı, orta yaşlı, genç onlarca erkek bizim köylere gidebilmemiz gerektiğini, taziyeye gelen insanlara kimsenin kapısını kapamayacağını anlatmaya çalışıyorlardı. Ben tam kalabalığa doğru giderken kaymakam insanların sabrını taşıran bir laf etti: “Köylüler sükûnet istiyorlar, sizin gitmeniz sükuneti bozacak, bu yüzden sizi istemezler.” Kalabalıktan bir amca dayanamayıp bağırdı ve cenazesi olan bir sürü ailenin kendi akrabası olduğunu, kaymakamın söylediğinin doğru olmadığını, bütün köylülerin ta İstanbul’dan gelen taziyeye gelen gençleri bağrına basacağını söyledi. Bu noktada kaymakam izin vermek zorunda kaldı ve önerilerimizden birine uyup bize kendisi araç ayarlamaya karar verdi. Köyün gençlerinden biri Kınık’ın Elmalıdere köyüne gidecek gurubu büyük arabasıyla götürmek üzere kaymakamdan izin istedi ve bir gurup bu arkadaşla birlikte gitti. Bizse kaymakamın ayarladığı araçla Poyracık, Örtülü ve en çok kaybın olduğu Köseler köyüne doğru yola çıktık. Sorumlu arkadaşlar, daha yola çıkarken yaptıkları gibi bir kez daha herkesi politik tartışmalara girmemek, özellikle cenazesi olan ailelere, izin verdikleri ölçüde acılarını paylaşmak dışında bir şey sormamak ve onlar sormadıkça katliamla ilgili, şirketle ya da hükümetle ilgili başka bir konuda konuşmamak konusunda uyardılar.

İlk önce Poyracık köyümde durduk. Burada iki cenaze evi vardı. Dört beş arkadaşı bu köyde bırakıp Örtülü köyüne doğru devam ettik. Örtülü’de bir cenaze evi vardı. Daha doğrusu aynı aileden amcaoğlu olan iki erkek hayatını kaybetmiş. Birinin babası birinin annesi hemen indiğimiz yerdeydi. İkisine de başsağlığı diledik, ellerini öptük. Ben yola çıkarken saçma sapan, sırf kendimizi rahatlatmaya gidiyoruz herhalde diye düşünmüştüm ama olay bu kadar sıcakken İstanbul’dan bir araba insanın taziyeye gelmesi insanlara çok kısa bir an için de olsa acılarının paylaşıldığını hissettirdi sanırım. Özellikle ailenin erkekleri gibi duygularını ifade etmekte zorlanmayan kadınlar, duygusal desteğe çok açıktı ve söyledikleri, sıcaklıkları bize de taziyeye gidişimizin bir anlamı olduğunu hissettirdi.

Bizim aracın hemen ardından köye gelen CHP ilçe başkanı ve birkaç başka partili, Örtülü’de kırk yaşında ve iki çocuk babası olan oğlunu kaybeden bu amcaya, kendisinin de madenci olup olmadığını sordu. Amca kendisinin madencilik yapmadığını söyledi, “eskiden madencilik böyle değildi” dedi. Bu madenin 2005 yılında özelleştirildiğini, köylerden erkeklerin sonra madene çalışmaya gitmeye başladığını söyledi. Daha sonra okuduklarımdan madenin önce Ciner grubuna, sonra 2008-2009 yıllarında Soma Holding’e devredildiğini öğrendim. Ziraatçılarla konuşarak Milliyet Ekonomi’ye yazdığı yazıda Fehim Genç, özellikle tütün ve pamuk konusunda çok verimli olan Manisa’da tarımın son 10 yılda iyiden iyiye bitirildiğini, çünkü tarım ürünlerinin başka ülkelerden almanın daha ucuza geldiğini yazmış. Kısacası yerli çiftçilerin ve tarımın aldığı darbeler madenciliğin bugünkü durumunda önemli rol oynuyor. Erdem Yörük de T24’e yazdığı yazıda hükümetin madencilik konusunda holdinglerle yaptığı anlaşmalar, ortaklıklar gereği aslında bir nebze azalmakta olan kömür tüketiminin 2008-2009’dan sonra yeniden artmaya başladığını, yükseltilen doğalgaz fiyatlarının da bunda rol oynadığını söylüyor. Örtülü köyünden, oğlunu kaybeden bu amca da buna işaret etti anlattıklarıyla. Başka bir madende çalışan bir madenci de vardı bizimle birlikte oturan. Katliamın olduğu madende çalışan kayınçosunun bir aydır yasak bölgede çalıştıklarını söylediğini, “Kayınço biz yanıyoruz” dediğini söyledi.

Örtülü köyündeki bu amca oğlunun cenazesini, bir iş arkadaşı oğlunun çalıştığı yeri bildiği ve gidip arkadaşını çıkardığı için alabildiklerini söyledi: “O gün işe gitmeyen arkadaşı yerini bildiği için kurtardı, yoksa alamazdık biz de. Alamayan çok var.” Madenin bilgisine hâkim olmayan AFAD’dan ziyade diğer madencilerin ne kadar çok işçiyi çıkardığına dair bir veri de buydu.

Sonra tekrar arabaya doluşup Köseler köyüne doğru yola çıktık. Bu köy en çok kayıp veren köy ve köyün gençlerinden öğrendiğimiz kadarıyla 16 cenaze vardı. Bu köyün büyük çoğunluğu AKP’ye oy veriyormuş ve oldukça muhafazakâr bir köymüş. Vardığımızda bizi jandarmalar karşıladı. Köy jandarma ve jandarma çeviği kaynıyordu. Otobüslerde zırhlı, koca üniformalarını giymiş bir o kadar daha çevik bekliyordu. Sonra anladık ki bizden yarım saat önce Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik köye gelmiş. Kınık kaymakamı da onunla beraber gelmiş. Kınık merkezdeyken bizi köylere yollamak istememesinin sebebi de buymuş. İndiğimiz yere en yakın ev olan, bakanın o an ziyaret etmekte olduğu bir eve giremedik. İlk ziyaretimizi kadınlar ve erkekler olarak birlikte yaptık ama sonra anladık ki erkekler genelde evlerde değil, köyün kahvesinde ve sokaklarda, bahçelerde taziye kabul ediyor. Kadınlarsa ev içlerinde… O yüzden ilk ziyaretimizden sonra kadınlar ve erkekler olarak ayrı dolaştık.

Bu ilk girdiğimiz evde muhtemelen 20-25 yaşlarında çok genç ve iki çocuk annesi bir kadın eşini kaybetmişti. İlkokula yeni başlamış gibi görünen kızı, babasına bir şiir yazmıştı. Erkeklerin oturduğu odada şiirini sesli okudu. Biz de yan odadan duyduk. Başka evlerde de duyduklarımdan anladığım babasını, dayısını, amcasını kaybeden çocuklara ölüm net ve basit bir şekilde açıklanmıyor. Çocuklar ölenlerin uyuduğunu, uzaklara gittiğini düşünüyor annelerinin ya da anneannelerinin, teyzelerinin yönlendirmesiyle. Ben küçükken de biz çocuklar olarak ölümleri böyle duyardık diye hatırlıyorum, o yüzden şaşırmadım; ama Türk Psikologlar Derneği’nin yayınladığı bilgilendirme metninde okuduklarımı düşününce çocukların duygu durumu için ayrıca endişelenmemek mümkün değil. Bu küçük kız babasına yazdığı şiiri okurken fenalaşan arkadaşlar oldu aramızdan. Taziyeye giden herkes için beklendiği üzere çok zor bir gündü.

“Bakan geliyor” diye haber gelince bu ilk evden apar topar çıkmak zorunda kaldık. Evin kadınları, “oturun lütfen” deyince, biraz daha oturduk. Artık ayakkabılarımızı giyerken bile bize bir şeyler ikram ettiler. Ama köyün gençleri sık aralıklarla ve endişeli bir şekilde “bakan geliyor” dediği için çıkmak durumunda kaldık. Sonra bizi köy kahvesine yönlendirdiler pilav yememiz için. Orada dinlendik biraz. Ardından 18-19 yaşlarında iki arkadaş kadınlar olarak bizi taziye evlerine sırasıyla götürdü. Sayamadım ama 8-9 eve girmiş olabiliriz.

Her felakette, katliamda olduğu gibi geride kalan kadınlar (ve çocuklar) Soma’da yaşanan katliamın sonuçlarına yaşayarak katlanmak zorunda kalanlar. Bir evde hamile bir kadın vardı, diğer evlerde genç ya da yaşlı ama hala bakıma ihtiyacı olan çocuklarıyla bir başlarına kalan kadınlar vardı. Yaslarına, bu kaotik ortam ve cenazeler bittiğinde ekonomik anlamda yalnız kalacak olmanın acısı da eklenmiş durumda. Gitmemiz hakikaten saçma olmamış çünkü duygularını pek ifade etmeyen erkeklerin aksine kadınlar ağlayarak ya da sohbet ederek acılarını paylaşıyorlar. Yaşı eren çocuklar da keza öyle. Kadınlar ve çocukları, eğer köyde akrabaları varsa yalnız kalmaz tabii ama köylerin genel anlamda yoksullaştırılmış yerler olduğunu düşününce maddi anlamda çok yalnız kalacaklar gibi görünüyor.

Kadınlarla erkekler ayrıldığında, bizim zaman sınırından dolayı giremediğimiz (köye vardığımızda bakanın ziyaret ediyor olduğu) eve sonradan erkekler girmiş. Evin babasını kaybeden oğlu 20-22 yaşlarındaymış, ortaokuldan sonra birkaç yıl çalışmış, şimdiyse lisede okuyormuş. Bakan bizim erkekler girmeden önce girdiğinde devletin ailelerin arkasında olduğunu, toplu para vereceklerini ve maaş bağlayacaklarını söylemiş. Telefonda muhtemelen bir yakınını kaybetmiş bir arkadaşı imzalatılan kâğıtları sormuş, çocuk da kâğıtların yardım için olduğunu söyleyip arkadaşına da imzalamasını öğütlemiş. Sonradan köyde dolaşan Bakan-Vali-Kınık kaymakamı odağının dışında bir de SGK odağı olduğunu anladık. Kâğıtları imzalatan da SGK’dan gelenlermiş. Babasını kaybeden bu çocuk, “CHP iki hafta önce soru önergesi vermiş, onu kabul etselerdi belki babam yaşıyor olacaktı. AKP burda çok oy alıyordu. Şimdi görecek.” demiş. CHP olaydan beri köylere gelip gidiyormuş ama bizim gittiğimiz 17 Mayıs tarihine kadar AKP’yi/ hükümeti temsil eden kimse gelmemişti. Köyün erkeklerinde bunun kırgınlığı da vardı.

Bu arada erkekleri gezdiren genç de altı ay kadar madende çalışmış bir arkadaşmış. Eğitimde öğrendikleriyle pratikte uyguladıklarının bile farklı olduğunu söylemiş. Örnek olarak şunu anlatmış: Eğitimde öğretilene göre girmeden, madeni açmak için patlayıcı atıp beklemeleri gerekiyormuş; çıkacak gazı, çökme olup olmadığını kontrol etmek için. Ama pratikte madeni patlatıp dumanları yararak içeri girip hemen çalışmaya başlıyorlarmış.

Bu esnada girdiğimiz evlerin kapısında, içinde gördüğümüz birkaç kasa domatesle, 5 litrelik ayçiçek yağı ve benzeri malzemelerin bakanın ve jandarmanın dağıttığı yardımlar olduğunu öğrendik.

Bu arada Köseler girişinde jandarma tarafından durdurulduğumuzda bütün köyleri gezerken, ta Kınık’tan beri kaymakamın görevlendirdiği iki polis memurunun araçla bizi takip ettiğini anladık. Köseler girişinde bakanın geldiğini itiraf edip bizden kibarca tekrar güvence aldı eylem yapmayacağımıza dair.

Benim bu bir günden anladığım, konuştuğumuz işçilerden ve taziyeye gittiğimiz kadınlardan öğrendiğim birkaç temel şey oldu:

Birincisi özellikle köylerde (Kınık ilçe merkezi daha politize olmuş ve kutuplaşmıştı, biz CHP önünde görülünce çıkan gerginlikten de anladığımız üzere) yüksek siyaset yoksul madenci ailelerin hayatlarına hiçbir şekilde değmiyor. Değiyorsa madenlere gelen milletvekillerinin sıcak tavırları, bir işçi ağabeyin ifadesiyle “mesafesiz” davranmaları kadar değiyor. Köseler yine AKP’ye çok oy çıkan bir köy olarak kalabilir, zorunda bırakılarak, tehditle de veriyor olsalar isteyerek de veriyor olsalar “vay bu insanlar neden böyle yapıyor?!” demek kimsenin haddi değil diye düşünüyorum. Çünkü insanlar açlıkla, yoklukla ya da en iyi ihtimalle, çocuklarının kendilerinden daha iyi bir geleceği olması için mücadele ediyorlar. Çiftçilikte iş kalmayınca madenciliğin özelleştirilmesiyle iş sahibi olan belki binlerce köylü erkek var. Özelleştirmeyi de AKP’nin yaptığını herkes biliyor. Bu yoklukta verilecek toplu para ve bağlanacak maaş çoğu aileyi her anlamda rahatlatacaktır. Çoğu kayıp yakının kin güdecek hali de hak arayacak hali de yok şu an. Çok anlaşılır bir şekilde, böyle bir durumda hükümet yetkilileri feragatname ile ya da başka bir şekilde rıza alarak insanları maddi olarak rahatlatıp sakinleştirebilir. Bu tabii ki bütün kayıp yakınları bu katliamın faillerinin peşini bırakacak demek değil. Paylaştığım yalnızca taziyeye gittiğimiz oldukça yoksul ve muhafazakâr köylere dair gözlemimdir.

İkincisi katledilen işçilerin geride kalan eşleri, anneleri, kız kardeşleri, çocukları medyada ve hızla yaygınlaşan bazı sol söylemlerde ikincil görünecek, belki de hiç görünmeyecek. Fakat bu katliamın ardından yaşayanların dünyasında en büyük mücadeleyi vermek zorunda kalacak, çocukları ve kendileri için hem maddi hem manevi bir hayatta kalma mücadelesi verecek olanlar bu kadınlar. Desteğe, dayanışmaya en açık ve en çok ihtiyacı olanlar da onlar diye düşünüyorum ama nasıl yanlarında durulabilir, nasıl destek olunabilir şu an için bilemiyorum. Bunu hep birlikte tartışmamız gerekiyor.

Üçüncüsü insanlarla temas etmeden onlara manevi ya da maddi destek olmak mümkün değil. Başka bir deyişle, tabii ki mümkün ama temassız bir “yardım” anlayışı aileler için yıpratıcı olabilir. İlçelerde ve Soma merkezde değil ama köylerde ana akım medya dışında hiçbir medya kanalına erişim yok. Temas ederken de çok dikkatli olmak, çok hassas davranmak gerekiyor. İnsanların, özellikle kadınların henüz anlamlandıramadığı ya da kader diyerek anlamlandırdığı kayıplarının yası çok ağır… Her türlü insanın sıcaklığına, başsağlığına açıklar ve minnettarlar; ama dayanışmaya herhangi bir siyasi boyut kazandırmaya çalışmak, bir anda bütün köprüleri yıkabilir. Hükümetin bizzat yanıtlaması gereken çok soru var ama o yanıtlar canlarını toprağa veren ailelerin acılarını azaltmayacak. Kayıp yakınlarıyla dayanışma ile yıllardır katledilen binlerce işçinin hesabının verilmesi ve hala yaşayan işçilerin güvenliği için hükümetin ve şirketlerin taşıdığı sorumluluğun yüksek sesle dile getirilmesi gereken alanlar arasında hassas bir çizgi var gibi görünüyor.

Bunlar yalnızca benim bir günde ve Kınık ilçesine yakın köylerde görebildiklerim ve öğrenebildiklerim. Türkiye’nin farklı yerlerinden, farklı becerileri ve imkânları olan gurup ve kişilerin Soma’ya destek için insanlarla temas ederek, uzun vadeli ve dikkatli planlar yapması gerekiyor diye düşünüyorum. İnsanların, şu an Soma’yı dolduran devlet yetkilileri ve ziyaretçi kalabalık kaybolduğunda desteğe ihtiyacı olacak. En çok da yas sürecindeki kadınların ve çocukların dayanışmaya açıklığı, kayıp yakınlarına uzun vadede destek olmak isteyenlere yol gösterici olabilir. Soma’ya gidemeyecek ya da gidebilse bile küçük de olsa maddi desteğe imkanı olanlar Toplum Gönüllüleri Vakfı gibi güvenilir kuruluşlar aracılığıyla katledilen maden işçilerinin çocuklarının eğitimine katkıda bulunabilir. Her ne kadar katledilen işçilerin yakınlarının ve yaşayan maden işçilerinin gelecekleri öncelikle devletin sorumluluğunda olsa da hükümete bu sorumluluğu kabul ettirene kadar ve sonrasında, yakınlarını kaybedenlerle dayanışmak, en azından açlıkla ve yoklukla mücadele etmeyenlerin elinde…

İrem Az 

Yorum


işlemi tamamlayınız:


9 − = dört

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>