Sahnede Hayatımızın Kırık ve Bağlantısız Öyküleri

Mesut Örs

“Anlamak hoşumuza gitmiyordu; çünkü, anladığımız şeyleri değiştiremiyorduk.

Biz, o günlerde işte, tırnaklarımızı yemeye başladık. Birden bedenlerimiz büyüdü.

En başından yorgun ve küsmüştük.

Biz, küsmüştük.

Ne garip, oysa bir çoğumuzun adı, Çağrı, Umut, Barış, Devrim, Savaş veya Özgür’dü.

Adlarımızın anlamlarını ezberleyip sonra da unutmaya çalışarak, bedenlerimizi büyüttük.

Biz ne savaşabildik, ne de barışabildik dünyayla, ne özgürdük ne de umudumuz vardı.

İşte bu yüzden böyle öyküler yazdık, kırık ve bağlantısız.”

Böyle cümleler geçiyordu o kitapta.

Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’dı kitabın adı, basıldığı yıl ise 1996. Yazan da o günlerde henüz 20’li yaşların başında olan Ece Temelkuran. Ece Temelkuran o günden bugüne yine “bütün kadınların kafası karışıktır” diyor mu, yine hayata dair benzer, kırık ve bağlantısız öyküler kuruyor mu bilmiyorum. Ama geçtiğimiz gün Farabi Sahnesi’nde Hiç Öykü isimli bir oyun izledik; onu biliyorum. Prömiyerini izlediğimiz oyunda,  yine 20’li yaşlarında ( yazarının kitabı yazdığı yaşlarda) olan AÜ DTCF mezunu genç tiyatrocular, bu kitapta yazılanları Süreyya Karacabey’in metinleriyle harmanlayarak sahnelediler. Demek ki yazılmasının üzerinden yıllar geçse de hayatımızdaki kırık ve bağlantısız öykülerin ağırlığı yine güncelliğini koruyor.

Eylül Kuzgunbay’ın yazıp yönettiği ilk oyun bu. Genç tiyatrocu ilk oyununda klasik dramatik kurguyla yazılmış herhangi bir tiyatro oyununu sahnelemeyi tercih edebilecekken cesaret gerektiren bir iş yapmış ve  risk alıp farklı bir tarz denemiş. Ece Temelkuran ve Süreyya Karacabey’in “sahnelensin” niyetiyle yazmadıkları metinleri harmanlayıp sahneye uyarlayarak, sahne ışığını da oyuncuların eline vererek, performans sanatına yakın tarzda deneysel bir oyun ortaya çıkarmış.

Kırık ve bağlantısız öyküler halinin, tarz olarak oyunun tamamına hakim olduğunu söyleyebiliriz. Metnin akışından oyunun kurgusuna, ışığın kullanımından oyuncuların beden kullanımına kadar hissedilen bir duygu bu. Ve belli ki hissettirilmek istenen gerçek de bu.  İnsan hayatının hep bir yerlerinden kırılıp parça parça hale getirilmişliği. Paraya, kar etmeye ve ezerek yükselmeye dayalı kapitalist sistem içinde, insan hayatının insani olana yabancılaşıp insandan kopması ve nihayetinde öncesiz ve sonrasız, sadece günlük yaşamını bir şekilde idame ettirebilme ve kendine biçilen toplumsal rolleri oynama labirentine hapsedilmiş bir hale getirilmiş olması. Ve bu labirentten kurtulma çabasında sürekli birilerine kendini anlatmaya çalışıp da anlatamama hali, çaresizlik ve delirme noktasına geliş.

“– Bir takvime bakarak bile delirebilir insan.

“Dolma yap, dişlerini fırçala ve dizi izle. Geri kalan yaşamını da delirmeyi becerememiş bir insan olarak geçir. Çekilir şey değil doğrusu” diyor oyunun bir yerinde isimsiz oyunculardan biri.

Sahnede üç kişi var. İkisi içeriden konuşuyor; iç dünyalarından, kırgınlıklarından, kızgınlıklarından, çocukluk günlerinden, düşlerinden, çaresiz kalışlarından, korkularından, heyecanlarından konuşuyorlar. Bazen gülümseyerek, bazen korkuyla sarsılarak, bazen de öfkeyle bağırarak anlatıyorlar içlerinde ne varsa… Diğeri dışarıdan konuşuyor. Dışarıdan bakarak, bazen dışarıyla bağlantıyı kurarak, bazen “olması gerekeni” söyleyerek, bazen mimiklerinden anladığımız kadarıyla gel-gitler içinde duruyor ve konuşuyor. Bu üç kişinin aslında tek bir beden içinde olabileceğini de düşünebiliriz. Her insanda; bir yandan içinden geçeni, derinlerden hissettiklerini söyleyen-tartışan seslerin, bir yandan da dışındaki hayatla bağını kuran ve olması gerekenleri söyleyen bir sesin bir arada olması gibi.

Bu  içeriden ve dışarıdan konuşmaların karşılıklı alış-verişleri, ayrılıkları ve birliktelikleri aynı zamanda oyunun akış dinamiğini de oluşturuyor. Bu diyalog alış-verişi bir yerden sonra seyirciyi de içine katmayı başarıyor ve oyun da bu noktada kendini göstermeye başlıyor. Bu noktadan sonra diyaloglar sık sık seyircide karşılığını buluyor ve tüm salon hareket kazanıyor. Oyunun başarıyı yakaladığı nokta tam da burası; seyirciyle diyaloğun yakalanması ve bunun devam etmesi. Böylece sahnede anlatılanlar seyirciye geçiyor ve oyundan çıkarken herkes bir şekilde içlerinde sahnede anlatılanların bıraktığı izlerle çıkmış oluyor. Oyunun sahnelenişi sırasında parça parça bırakılan konuların tamamlanması, oyun bittikten sonra seyircinin içinde devam ediyor.

Bunu bir şekliyle performans sanatının gösterme ve tamamlama yönlerinin kullanılması olarak da değerlendirebiliriz. Bu noktada, tiyatro ekibi Hiç Öykü oyunuyla, bir gerçeği bir öyküyle anlatmak yerine; hiç öykü kurmadan sadece gerçeği gösterip öykünün tamamlanmasını seyirciye bırakıyor diyebiliriz.

Salondan çıkarken, sahnedeki kırık ve bağlantısız öyküler de dokundukları yerlerimize tutunup bizimle birlikte çıkıyor ve o dokundukları yerlerdeki kırıklarla, bağlarla ve deneyimlerimizle birleşerek her birimizin hayatındaki gerçeklerin içinde bir yerlere oturuyor. Bunu sonradan fark ediyoruz.

_____________________________________________________________________

Oyun: Eylül Kuzgunbay ( Ece Temelkuran ve Süreyya Karacabey’in metinlerinden kolaj. )

Yönetmen : Eylül Kuzgunbay

Yönetmen Yardımcısı : Cihan Uysal

Oyuncular : Adem Mülâzim, Beste Tunçay, Begüm Akova

Mekan : Farabi Sahnesi / Çankaya / Ankara

Tarih : 10 – 17 – 24 – 31 Mayıs 2014

Telefon : 0312 468 00 58

Yorum


işlemi tamamlayınız:


+ 9 = on

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>