Hooooooop! Bir festival daha bitti.

Yine bir festivali daha geride bıraktık. 24-29 Nisan tarihleri arasında Devlet Tiyatroları tarafından düzenlenen Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatrosu Festivali  “hooooooop 10 olduk!” sloganıyla 10.yılını yine birbirinden renkli oyunları bizlerle buluşturarak kutladı. Nice yıllara diyelim.

İtalya, Hırvatistan, Bulgaristan, Yakutistan, Polonya, Almanya, Fransa, K.K.T.C., Gürcistan ve Türkiye’nin katıldığı festivale her yaştan seyircinin  ilgisi büyüktü. Oyunlarla ilgili izlenimlere geçmeden önce küçük bir parantez açarak dikkat çeken birkaç noktaya değinmek istiyorum.

Çocuk oyunlarında sıkça karşılaştığımız problemlerden biri,  oyunun hitap ettiği yaş grubuyla gelen seyircinin yaş aralığı arasındaki uyumsuzluktur. Yaş aralığına uygun bir oyunu izleyen çocuğun oyundan alacağı zevkle, yaş aralığının altında ya da üstünde bir oyun izleyen çocuğun yaşayacağı huzursuzluğun dikkate alınmasının önemli olduğu görüşündeyim. Bilet satış politikasının da bu durum gözetilerek uygulanması hem izleyicinin hem sahnedekilerin ortak dili yakalamasını kolaylaştıran etmenlerden biri değil midir? Ancak festival oyunlarının hepsinde yaş sınırının belirtilmesine rağmen, bazı oyunlarda bu hususun dikkate alınmadığını, farklı yaş gruplarının iç içe geçtiği bir bilet satış politikasının uygulanmış olduğunun altını çizmeliyim.

Diğer bir konu, seçilen oyunlarda dil unsuru. Metin odaklı çocuk oyunlarında, çoğumuzun bildiği gibi, didaktik bir işleyiş ve içerik varsa çocuk izleyicinin dikkati dağılır ve haliyle sıkılıp, oyunu izlemeyi bırakır, çevresiyle ilgilenir. Sahnelenen oyunun yabancı bir dilde olması bu durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirir. Üst yazıyla sahnenin dilini anlaşılır kılmaya çalışmak bana kalırsa boşuna bir çabadır. İzleyicisi çocuk olan bir oyunda, çocuk üst yazıyı okumak yerine sahneyi izlemeyi tercih eder. Festivalde de benzer bir durumu Şinasi Sahnesi’nde Polonyadan Maska Tiyatrosu’nun metin odaklı “Küçük Prenses  oyununda yaşadık. Oyun genel olarak şarkılı ve danslı bölümlerinde ilgi topladı, ancak metin odaklı olması, yaratıcı bir rejisinin olmayışı çocukları ’zorladı.’ Festival kapsamında seçilen yabancı ekip oyunlarının metin odaklı olmaması, çift taraflı (sahne ve seyir yeri) iletişimin sağlıklı işleyebilmesi açısından önemli… Umarım benzer sıkıntıları bir sonraki festivallerde yaşamayız.

Geçen yıldan farklı olarak,  bu yıl her oyun öncesi geçmiş yıllardaki festival görüntülerinden oluşan sinevizyon gösteriminin olması da dikkat çekiciydi.

İzlediğim oyunlara gelince, öncelikle hayal kırıklığı yaşadığım Zorlu Çocuk Tiyatrosu’nun Kibritçi Kız Müzikali’yle başlayalım. Festival kapsamında izleyebildiğim tek yerli ekipti ve nasıl bir müzikal olacağı oldukça merak uyandırıyordu. İlk karşılaştığımız sahne malzemesi dekordu. Oldukça renkli ve gereğinden fazla ‘sahneyi dolduran’  dekorun, işlevden çok göz doldurmak gibi bir fonksiyona indirgenmesi bir süre sonra izleyicide yalın bir sahne görme isteğini uyandırıyordu. Örneğin, Sanatçılar Sokağı denilen sokakta bir çocuğun ‘ihtiyaç duyabileceğinden’ daha fazla renkli oyuncak, oyuncuların kostümlerinde ‘göz alıcı’ ve bir süre sonra maalesef göz yormaya başlayan kostümler, aynı şekilde tıkış tıkış bir dekor görüntü kalabalığı yaratıyordu. Çocukların yaratıcı zekâsına güvenilmediği düşüncesini oluşturan fazlalık oyunun görsel unsurlarında oldukça açık bir şekilde kendini ele veriyordu… Ses sisteminin yetersizliği nedeniyle ne dedikleri anlaşılmayan oyunculara bir de illüzyonistin de eklenmesi karnaval havası değil birbirinden kopuk ‘fazlasıyla renkli’ parçalar oluşturuyordu. Görselliğin önemsendiği, içeriğin zayıf kaldığı, parçalı anlatımı ile postmodern olma iddiasındaki oyunun fazlalıklarından arınıp, biraz seyircisine güvenebilseydi izlenirliğini arttırabilirdi.

Varna Devlet Kukla Tiyatrosu’nun Küçük Sihirbazlar Oyunu’nu Altındağ Tiyatrosu’nda sahnelendi. Dört kişilik bir oyuncu kadrosuyla oldukça yalın bir anlatımla sahnelenen oyunda, renksiz, sıkıcı bir hayat sürdüren huysuz bir adamın kuklalar aracılığıyla değişmesini ele alıyordu. Konusu kısaca şöyle; Yalnız yaşayan huysuz adam, çocukları hiç sevmiyordur. Hatta sokaktaki seslerini duymaya bile tahammül edemiyordur. Aynı şey komşularıyla ilişkisinde de söz konusudur. Komşularına görünmemeye çalışarak kapıdaki gazetesini alması onun için büyük bir olaydır. Bu durum nereden geldiği bilinmeyen kuklalar tarafından evinin işgal edilmesine kadar sürer. Zamanla kuklalarla dostluk kurar ve hayatı renklenir.

Oyunun en dikkat çekici tarafı yaratıcı dekorun işlevsel kullanımıydı. Çift yönlü kullanılan dekorun açılıp kapanan, katlanan yapıdaki tasarımı iki farklı mekânı yansıtırken, oyunun anlam katmanlarını da güçlendirmekteydi. Huysuz adamın sıkıcı ve tek renkli iç dünyası kostümleri, odasının duvarları ve eşyalarıyla verilirken, dışarıdaki canlı ve renkli hayat oyundaki diğer karakterlerin kostümleriyle veriliyor, başkarakterin dünyasının değişimi renkleri değişen kostümü ve odasının iç dekoru aracılığıyla yansıtılıyordu. Söze dayalı olmayan oyunda bedenin anlatıcı olma olanaklarını arttırılması ve anlamsız seslerle iletişim kurma yöntemi güldürü öğesini arttıran dikkat çekici unsurlardı.

Polonya’dan Maska Tiyatrosu’nun Küçük Prenses’i yukarıda da kısaca değindiğim gibi festivalin puanı düşük oyunları arasındaydı. Söze dayalı anlatım, yaratıcılığı kamçılamayan reji oyunun izlenilirlik kalitesini zayıflatan öğelerdi. Ancak yine de hikâyenin bilindik, tahmin edilebilir bir olay dizisine sahip olması oyunun bir nebze izlenmesini sağladı denebilir. Festival oyunlarının estetik alımlamada fark yaratabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir oyunu izlenilir kılan farklı anlam düzeyleri yaratabilmesi, estetik haz sağlayabilmesi, zihinsel katılımı teşvik etmesi gibi özellikler taşıyabilmesiyse, Küçük Prenses Oyunu’nunbu özelliklerin gerisinde olduğunu söylemek mümkün.

Hırvatistan’dan Trensja Belediye Tiyatrosu’nun Bilgi Ağacı oyunu izlediğim oyunlar arasında en başarılı oyunlardan biriydi. “Bu proje her çocuğun ve izleyicinin içindeki Da Vinci’yi çok erken yaşta ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır’ diyen ekibin amacı, sahnede gerçeklik kazanarak hedefine ulaştı.

Oyun Akün Sahnesi’nde sahnelendi. Salon doluydu ve başlangıcından bitimine kadar pür dikkat izlendi. Kullanılan müziklerin coşkusuyla dans eden çocukların merak uyandıran mekanizmalara yoğunlaşarak zihinsel olarak da aktif olmalarını görmek oldukça keyif vericiydi. Sahnede yediden yetmişe tüm izleyicinin zihinsel ve bedensel aktif katılımını onaylayan, teşvik eden bir oyun vardı. Oyunun konusu, karnını doyurmaya çalışan insanın, bu ihtiyacına ulaşmak için mekanizmalar tasarlaması, bu mekanizmaların zamanla karmaşıklaşması ve böylece bir robot tasarlaması, sonunda da robotla arkadaşlık kurması üzerine kurulu.

Günümüzde çocuk ve gençlerin dünyasında teknolojinin ne kadar etkili olduğu ve teknolojiyle dost oldukları düşünülürse, oyunun oldukça yakın bir mesafeden izleyiciyle ilişki kurduğu kolaylıkla anlaşılabilir. İzleyicide teknolojik tasarımlar yapabilme arzusunu kamçılayan, merak ettiren ve soru sormaya cesaretlendiren bu tür oyunların çocuk tiyatrosu alanındaki uygulamacılar için ilham verici olduğunu belirtelim.

Yine Hırvatistan’dan Zagrep Gençlik Tiyatrosu’nun Avusturyalı yazar Christine Nostlinger’in ‘Konrad ya da Konserve Kutusundan Çıkan Çocuk’ kitabından kısa bir bölümünü uyarladıkları dans tiyatrosu formunda tasarlanmış Konserve Kutusundan Çıkan Çocuk Oyunu festivalin başarılı diğer oyunlarındandı. Nöstlinger’in bahsi geçen kitabında Konrad, davranışları tasarlanmış ve konserve edilerek çocuksuz ailelere sunulmuş fabrika ürünü bir erkek çocuktur. Ve yanlış adrese teslim edilince ayarları bozulur, gerçek bir çocuk olmayı öğrenir. Tüm kitap boyunca yazar eğitim, aile, toplum eleştirisinde bulunarak keyifli bir okuma olanağı sunar. Metnin sahneye uyarlanan kısmı ise kitaba kısmen sadık kalarak, Konrad’ın okulda ve yakın çevresiyle yaşadığı olumsuzlukları aşmasına odaklanmış.  Dans tiyatrosunun soyutluk düzeyi ne olursa olsun zihinsel özdeşleşmenin yanında bedensel özdeşleşmeyi da beraberinde getirdiği düşünülürse çocuklar üzerindeki olumlu etkisi yadsınamaz. Ekibin de profesyonelliği de buna eklenince sahne-seyirci iletişimi daha da güçlenir. Bu oyun için de aynı durum söz konusuydu. Bedenlerini kullanımlarındaki ustalık, aksesuar kullanımlarındaki yalınlık, koreografilerdeki yaratıcılık, kalabalık bir ekip olmasına rağmen oyuncular arasındaki uyum ve seyir yerine de yayılan yüksek enerji, oyunun izlenirlik kalitesini arttıran öğelerdi. Oyun bitiminde, festival kapsamında düzenlenen ‘Birlikte Dans Edelim’ adlı dans atölyesi çalışmasının ürünü olarak ekibin katılımcı çocuklarla birlikte sundukları kısa dans gösterisini izlemek, onlara eşlik etmek de festivalin güzel anları arasında sayılabilir.

Yakutistan’dan Tuz-School Çocuk Müzikal Tiyatro Okulu’nun Pist oyunu yaşları dokuz ile on dört arasında olduğunu tahmin ettiğim çocuklar tarafından oynanan, sokak kedilerinin başından geçen olayların dans ve şarkılı anlatımı üzerine kuruluydu. Her oyuncunun beden hâkimiyeti, şarkıları söyleyişindeki ustalığı ve sahne üzerindeki özgüveni eşit düzeyde olmasa da, yaşıtları olan seyirciler tarafından yine de ilgiyle izlendi.  Niçin sokak kedisi olduklarını danslar ve şarkılarla anlatan oyuncular, yer yer Türkçe konuşarak da hikâyelerinin içeriğini anlaşılır kılıyorlardı. İçerik ve biçim olarak izlenirliği düşük fakat çocuklar tarafından sahnelenmesi oyunun ilgi uyandıran yönü olarak değerlendirilebilir.

Son olarak İtalya’dan Telaio Tiyatrosu’nun Çocukla Penguenin Öyküsü oyunu da yine fark yaratan oyunlar arasında sayılabilir. Oyun yalnız bir çocukla yalnız bir penguenin arkadaşlığı üzerine naif bir dille anlatılmış, sıcak bir paylaşım öyküsünü konu alıyordu. Dekor ve aksesuar kullanımları yaratıcı ve ilham vericiydi. Örneğin, iki siyah panoyla yaratılan mekân tek bir mekânı anlattığı gibi ilerleyen bölümlerde farklı mekânları da simgeliyordu. Ya da çocuğun yatağı olan küçük dekor parçası, başka bir sahnede kendisiyle okyanusa açıldıkları sandalın bir parçası olarak kullanılabiliyordu. Penguenin kendisini gizlemek için kullandığı şemsiyelerden biri, başka bir sahnede içinden karların yağdığı penguenin yuvasını simgeleyebiliyordu. Oyuncuların abartıya kaçmadan, öykünün ihtiyaçlarına uygun oyunculukları, müziklerin sahne atmosferini güçlendirici unsur olarak başarılı kullanımı, oyun ritminin dengeli dağılımıyla oyun oldukça beğeni topladı.

Uluslararası çocuk ve gençlik tiyatroları festivalleri bu alanda emek verenlere çocuk-gençlik tiyatrosunun önemini, eksiğini ve fazlasını yeniden düşünebilme olanağını sunmasının yanında izleyicisine de farklı deneyimler, izleme olanakları sağlıyor. Umarım ülkemizin her şehrinde, kasabasında bu tür festivaller yaygınlaşır. Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatrosu Festivali aracılığıyla farklı niteliklerde oyunların izleyiciyle buluşmasında emeği geçen herkesi kutluyorum.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


sekiz + = 10