Dario Fo’nun Kehaneti: Klakson Borozanlar ve Bırtlar

İstanbul amatör tiyatro günleri başladı. Tahminimce bu yazı hazır olduğunda şenlik bitmiş olacak ama yine de 22 yıldır bu şenliğe emek harcayan koşturan koşuşturan herkese teşekkür ediyorum. Yıl içerisinde onlarca problem yaşamış olan bu grupların, bu şenliği  organize edebilmiş olmaları ve hatta geçen yıllara nazaran daha kapsamlı bir formda organize etmiş olmaları ayrı bir tebrik sebebi. Katılan katılmaktan keyif alan herkese kutlu olsun.

Şenlik her yıl olduğu gibi kültürel çoğulcu günler ile başladı ve üniversite tiyatroları ile devam ediyor. Üniversite tiyatroları ayağının açılışı, şenliği organize eden gruplardan İTÜ Taşkışla sahnesinin birer gün ara ile oynanan Dario Fo-Franca Rame’den Japon Kuklası ve yine Dario Fo’nun kaleme aldığı Klakson Borozanlar ve Bırtlar (KBB) ile gerçekleşti. Sene başında yaşadıkları sahne problemine rağmen bir sezonda iki oyun çıkarmış olmaları bence büyük başarı.

Bu yazıyı her ne kadar KBB hakkında yazmak niyetinde olsam da Japon Kuklası’nın da grup hakkında bazı konularda veriler sunmasından dolayı yazının bazı kısımlarının bu oyundan besleneceğini bildirerek başlıyorum.

Yıl 1978. İtalya cadı kazanı gibi. Kızıl tugaylar ortalığı kasıp kavuruyor. Bir yandan kızıl tugayların şiddet eylemleri bir yandan devletin şiddeti toplumda derin infiallere neden oluyor.

O kötü günleri yaşayan İtalya’da bir gün, o dönem İtalya’sının en etkin siyasi figürlerinden, Demokrat Partili Aldo Moro Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılır. Kızıl Tugaylar Aldo Moro’nun serbest bırakılmasının karşılığı olarak siyasi tutukluların serbest bırakılmasını şart koşarlar. Fakat devlet kendi prestijini Aldo Moro’nun hayatından daha değerli gördüğünden Kızıl Tugaylar’ın koşulunu kabul etmez ve Aldo Moro’yu kurban eder.

Bu olay İtalya’da derin tartışmalara neden olur. Özellikle “devlet” denen organizmanın meşruiyeti ve varlık amacına dair tartışmalar. Dario Fo da 1981 yılında bu olayı oyunlaştırır. Ve yaşanan olayın asıl sorumlusu olarak devleti görmüş olmalı ki oyunda Aldo Moro’yu değil de o dönem İtalya ekonomisinin yüzde altmışını kontrol eden FIAT’ın patronu Gianni Agnelli’yi, kaçırılma olayının kahramanı yapar.

Gianni Agnelli’yi kaçırmak isteyen militanlar, Agnelli’nin arabasına saldırıda bulunurlar. Olay da saldırı esnasında tesadüfen orada bulunan Antonio Beraldi isimli bir FIAT isçisinin tanınamaz hale gelmiş olan Agnelli’yi kurtarmak isterken kimliğini orada unutması ile başlar. Bürokratik kaos ve saçmalıklar sonucunda polis ve yargı Agnelli’nin kaçırılmış olduğunu, hastanede yatan -aslında Agnelli olan- yüzü tanınamaz haldeki şahsın da FIAT işçisi Antonio Beraldi olduğunu ve ayrıca Antonio Beraldinin kaçırılma olayının baş organizatörlerinden olduğunu ilan eder. Hastanedeki patron Agnelli’nin yüzü, estetikle hain ilan edilen işçinin yüzü yapılınca kaos büyür ve olaylar gelişir.

Öncelikle zor bir prodüksiyon olduğunu düşündüğüm oyunun yükü altında Taşkışla sahnesinin ezilmediğini belirtmek isterim. Seyir bakımından yüksek bir oyun. Dramaturjik çizgisinde tutarlı. Benim bahsedeceklerim ise daha çok “biraz daha düşünülebilirdi” dediğim noktalar üzerine olacaktır.

İlk konu oyundaki anlatıcı mevzusu… Bu konunun yukarıda bahsettiğim Japon Kuklası ile de bağlantısı var. İzlediğimiz iki oyunda da anlatıcı var ve grubun bu konuya dair bir şeyler denediği belli oluyor. Yine de denemelerin ve tartışmaların sürmesini öneririm çünkü karakter ile oyuncu arasındaki geçişler bazen riskli durabiliyor. Yine, yeni bir şeyler deneme bağlamında, sahnesi olmayan bir grup olmalarından ötürü sahneye bağımlı olmayan bir üslup denemeleri çok önemli. Ve grubun belli bir yol kat etmiş olduğu aşikar. Günümüzde İtalyan sahneye sıkışmış tiyatroya belki yeni bir tarz kazandırırlar, kim bilir?

KBB’ye dönersek, dediğim gibi, oyunun seyri yüksek, karakterler ve oyunculuklar yeterli düzeyde. Ancak sahnede oyunculuk üslubuna dair bazı sıkıntılar oluşmuş. Grup, oyunu kesinlikle iyi analiz etmiş fakat bazı karakterlerin dramaturjisine yapılan ekstra bir müdahale, bir üslup problemine neden olmuş. Bahsettiğim karakterler Rosa ve bir parça da Lucia. Taşkışla Sahnesi’ni tanıdığımdan ötürü belirtebilirim ki günümüz tüketici sanat ortamına alternatif bakışı, grubun her oyununda görmek mümkün. Kısacası toplumun ezilen kesimlerine sürekli farklı bir bakış üretme çabaları çok değerli bir tavır. KBB’de de bunu görmek mümkün. Özellikle kadın hassasiyeti mevzusunda… Ancak bu sefer Rosa ve Lucia üzerinden yapılmış olan bu kadın müdahalesi bir handikap yaratmış gibi duruyor. Çünkü orijinal metinde zaten güçlü bir kadın olan Rosa’nın çizgisine müdahale etmek oyunculuklar arasında farklılıklara neden olmuş. Orijinal metindeki Rosa’nın fevri, anlamsızmış gibi duran, hangi duyguyla söylediğini pek kestiremediğimiz cümleleri aslında onun en güçlü yanı. Fakat grubun Rosa’nın cümlelerinin altını doldurup bir nedenselliğe oturtma çabası, bahsettiğim oyunculuk üslubunu etkileyen nedenlerden biri olmuş. Aynı şekilde Lucia’nın da fazla doğal duruşu olaydaki yerinde ve etkisinde kırılma tehlikesi yaratmış. Antonio ve Gianni Agnelli’yi oynayan oyuncunun yüksek oyunculuğu bu farkı belirginleştirmiş. Belki bu konuda grubun, metnin orijinaline yaslanması daha iyi bir tercih olabilirdi. Sonuçta Franca Rame’in de bu oyun üzerinde en az yazarı kadar etkisinin olduğu unutulmamalı. Öyle tahmin ediyorum ki Rosa’nın dramaturjisi de Franca Rame tarafından yapılmıştır. Franca Rame’in kadın konusunda hassasiyetini anlatmaya da gerek yok sanırım.

Oyunun politik bağlamı bayağı derin ve güçlü. İçinde devlet-sermaye ilişkisi bağlamında güçlü tespitleri ve söylemleri barındırıyor. Bir tarafta devlet, diğer tarafta en az devlet kadar hatta belki devletten daha da güçlü duran FİAT. Vurgulamak isterim ki FİAT adı aslında oyunda çok ciddi bir yer kaplıyor. Günlük hayatta İtalyan işçiler FİAT fabrikasına gidip çalışıp evlerine ekmek götürüyorlar. Her ne kadar şirket tarafından sömürülüyor olsalar bile, toplumdaki ekmekle özdeşleşen kanıksama FİAT’ın, işçileri sömürdüğü gerçeğinden uzaklaştırıyor. Hatta insanlar FİAT’ın tertemiz olduğu ve onun sanki sistemin içinde olması en gerekli unsurmuş gibi bir algıya sahip olabiliyorlar. Ancak oyunda FİAT’ın adının kullanılması seyircide bir yabancılaşma durumu yaratıyor. Taşkışla Sahnesi’nin, oyunun politik bağlamını kavrayışı çok net anlaşılıyor. Yukarıda bahsettiklerimin farkında oldukları kesin. Hatta bu bağlamda oyunu güncel Türkiye’ye çekmek için oyuna bazı müdahalelerde de bulunmuşlar ve FİAT’ın adını CONCREDO -İtalyanca beton demekmiş, sonra öğrendim- olarak değiştirip otomotiv sanayisinden inşaat sektörüne geçiş yapmışlar. Etkiyi artırmak için de devletin ihaleye çıkardığı bir hapishane inşaatı projesi ve bu projeye talip olan Agnelli’den başka bir de rakip bir sermayedar eklemişler. Hepsi yerinde ve başarılı ancak isim azizliğine uğramışlar gibi. Oyunun orijinal halindeki FİAT isminin bilincimizde ve bilinçaltımızda fazlasıyla yer kaplıyor olması, olay örgüsünde sermayenin yerini sorgulamamızda büyük bir etken. Ancak CONCREDO isminin hafızamızda yer etmemiş olmasını bir talihsizlik olarak görüyorum. Zira dışarıda duysam bana CONCREDO adını kolayca bir çiçek ya da bir kurabiye çeşidi olarak yutturabilirsiniz. Bunları düşünmüş olan grubun, belki biraz daha cesur davranıp Türkiye’den hafızamızda yer edinmiş bir inşaat şirketinin adını devşirip kullanması hoş olabilirdi. TOKİ mesela. Her ne kadar TOKİ, bahsettiğimiz tarzda bir şirket olmasa da sermayenin, devletin yasal koruyucu kalkanı altında toplumu nasıl sömürdüğünün en göz önündeki örneği. Oyun da aslında yoğun olarak buna işaret ediyor.

Oyundaki değişiklikler yalnızca bunlarla kalmıyor. Öncelikle oyunun orijinalinde yalnızca haber verme görevi gören, arada bir yazarın birkaç cümlesiyle hicvedilen medyayı  grubun sahnede somutlaştırması çok iyi bir tercih olmuş. Grup bize, iktidarların toplumu nasıl yönlendirdiğine dair eğlenceli bir üslupla çok güzel veriler sunmuş. Oyunun sonunda ufak bir karışıklık yaşanmış olsa da oyunun temposu ve ritmi gayet oturmuş durumda. Oyunun başındaki hastane koreografisi biraz hızlandırılıp, ortalardaki ajanlar koreografisi de biraz kısaltılırsa daha keyifli olabilirler.

Aslında yazı yukarıdaki paragrafımla bitmişti. Ancak şu an garip duygular içerisindeyim. Tam otuz üç yıl önce bu oyun yazıldı. Yazılış amacı ise devletin, sermaye karşısında nasıl kendi varlığını, var olma amacını yerle bir ettiğini anlatmak idi. Taşkışla sahnesi oyunu oynadı. Bense izlediğim oyuna dair naçizane fikirlerimi iletmek istiyordum. Ta ki Soma’dan gelen katliam haberini duyuncaya kadar… Garip tesadüf, yıllar önce İtalya devleti Aldo Moro’yu kurban etti. Dario Fo da dedi ki: “Kaçırılan kişi Aldo Moro değil de Gianni Agnelli olsaydı devlet, örgüt karşısında bu kadar net duruş sergileyemezdi.” Çünkü Gianni Agnelli para demekti ve para da güç demekti. Dario Fo’nun teorisini pratikte hiç deneme şansı olmamıştır belki… Ama sanırım Soma olayı bir ispatı olacak. Şu ana kadar üç yüze yakın işçi hayatını kaybetti Soma’da. Bir sürü şey konuşuluyor; bir tek şey ve bir kişi dışında: Soma’daki taşeron firma ve o firmanın sahibi. Üstüne üstlük bu şahıs çıkıp açık açık bakanlarla sürekli toplantılar yaptığını ve toplantılar neticelenmeden bir açıklama yapmayacağını söylüyor. Bunun meali sanırım şu demek: “BEN GÜCÜM, BENİ HARCAYAMAZSINIZ…” Bu bahsettiklerim yanlış anlaşılmasın. Felaketteki aslan payının hükümete ait olduğunun farkındayım, ancak Dario Fo’nun teorisi o kadar geçerli ki hükümet, şirketin ve şirket sahibinin prestijini sarsmamak adına her şeyi göze alıyor. Kamuoyunda her şeyin tartışılmasına izin veriyor; katil şirketin sorumluluğu dışında… Dario Fo’nun kehaneti doğru çıktı. Oyun otuz yıl önce yazıldı fakat belli ki hala değişen bir şey yok. Halen devlet sermayenin uşaklığını yapıyor, halen sermayenin kârı uğruna masumlar gözden çıkarılıyor…

Soma’da kurban edilen işçilerin anısına… Unutmayacağız…

Yorum


işlemi tamamlayınız:


8 + dokuz =