Artık Hiç Bi Şii Eskisi Gibi Olmayacak! Sil Göz Yaşlarını

Gülden Ateş

Bazen çoğunluk olmadaki kapsayıcılığın, bazen de tekil kalma halindeki dışlanmışlığın nasıl hissettirdiğini az çok deneyimlemişizdir. Bu tür deneyimlerden etkilenme biçimimiz önemli ölçüde ait olduğumuz sosyal sınıfın izlerini de taşıyabiliyor.”Artık Hiç Bi Şii Eskisi Gibi Olmayacak! Sil Göz Yaşlarını”  mağdur olmakla makbul olmayı bir sokak çocuğunun hikâyesi üzerinden sorgulatırken, yaygınlaşan iktidar ilişkilerinin mikro-makro düzeyde yansımalarının da izini sürüyor.

Bir sandalye ve bir anlatıcı-oyuncu. Küçük bir mekân. Sabit bir ışık. Caddelerdeki kalabalığı sahneye taşıyan bir metin. İddialı bir başlangıç…”Artık Hiç Bi Şii Eskisi Gibi Olmayacak! Sil Gözyaşlarını” yakın zamanda bir yaşını dolduracak diğer iddialı bir başlangıcın hikâyesini, Gezi Direnişi’nin ilk günlerini, şairin “yaşamak, bir orman gibi kardeşçesine”  mısrasına atıfta bulunurcasına farklı görüşlerden insanların yan yana durduğu gaz kokan günlerini anlatıyor.

Çift katmanlı bir anlatı dili üzerine kurulan metin, anlatıcının kendi geçmişini anlatmasıyla başlıyor. Yetiştirme yurdundan kaçıp sokağa “hapsedilen”,  bedenini sermayesi olarak kullanmak zorunda kalan, iktidarın hakkından gelemediği “tehlikeli” bir iktidar kaçağının, Mustafa’nın kişisel hikâyesi bir neden sonuç zinciri altında sunuluyor. Böylece rol kişisi olarak oyuncunun bedeni iktidar kavramını sorgulatan ilk katman olarak okunabiliyor.

Mustafa için dönüm noktası iktidar kaçağı olmaya aday diğer iki kişiyle göz göze gelmesiyle başlıyor.  Ötekileştirmesinin sonucu olarak içselleştirdiği görünmezlik, var olmayış, bedensizlik hali,  iki kişinin ona bakması ve ona el sallayıp gülümsemesiyle alt üst oluyor. Başkaları tarafından görünen olmak iç dünyasını sarsmakla kalmıyor, onu yabancısı olduğu bir duyguyla da yüzleştiriyor. Böylece oyun içimizdeki iktidar alanlarına saldırıyor. Üstelik tam da sokak ortasında, en görünür yerde! Rol kişisinin alt metnini konuşma biçimi, jestleri ve tepkileriyle gösteren oyuncu iktidar ilişkilerinin yıkıcı sonuçlarını da teşhir ediyor ve empatiye kapı aralıyor.

Oyunun diğer katmanı Mustafa’nın bedeninin kitlenin bedenine dönüşmesiyle belirginleşiyor. Bedenler birbirine dokunuyor, görünüyor, görüyor. Küçük sahne alanı meydanlara, sokaklara, parklara dönüşüyor. Ve işte tam da bu noktada her şey daha da şeffaflaşıyor. Çıplak Kral’ın ter kokusu burnumuza kadar geliyor.

“Dışarıdakinin”, “görmezden gelinenin”, “tehlikeli olanın”, “kimliği tanımlan(a)mayanın”  sesi olarak gördüğümüz oyuncu,  mülksüzlüğü, kontrolsüzlüğü, yalnızlığı, nefreti, özlemi, kadınlık ve erkekliği tek bedende yaşama halini anlatırken bedenlerimizi sahne mekanından anlatının mekanına taşıyor.  Sınıfsal ayrımların unutuluşunu,  kitlelerin kontrol edilemeyişini, sokakların çok kimlikli sesini “sokak ağzıyla” anlatarak, izleyiciyi tekinsiz bir yolculuğa çıkarıyor.

Tüm bunların yanında sahne dilinin kapalı kaldığı yerlere de değinmekte fayda var. Rejinin metnin içeriğindeki hareketi oyuncunun söyleyiş biçimiyle, tonlamalarının değişimiyle ve sandalyedeki sabit dinamikliğiyle verme stratejisi oyuncunun risk alma alanını daraltıcı bir unsur gibi okunabiliyor. Biraz daha risk almaya açık alanların yaratılması içeriğin görselliğini güçlendirebilir.

İzleyiciye hikâyesini anlatmaya başlayan rol kişisinin alt metnindeki “şimdi”si de belirsizlik taşıyor –rejinin özellikle bu boşluk ve belirsizlik durumunu tercih etmesi söz konusuysa alt metin farklı okunabiliyor; örneğin rol kişisinin anlatısını nerede dinliyoruz? (Mekân hücre mi, sorgu odası mı, boş bir oda mı? Ya da herhangi bir yer mi? Bu tür sorulara izleyici cevap bulamıyor.)

Oyunun finalinde de bir anda bir bitiş ve sonrasında bir belirsizlik hâkim. Bu bir tercihse şayet, tercihin biraz daha görünür kılınmasıyla daha güçlü bir final yaratılabilir.

Ben/öteki, güven/tehlike, empati/duyarsızlık, ölüm/yaşam, sevgi/nefret, özgürlük/tutsaklık gibi daha da çoğaltılabilecek kavramları sorgulatan metin gücünü yalınlığından, Ahmet Melih Yılmaz’ın başarılı performansından ve izleyicisiyle kurduğu samimi iletişimden alıyor. Yazarlığını Şamil Yılmaz’ın, yönetmenliğini Cansu Yumuşak’ın yaptığı oyun yalnızca yakın tarihe bir ışık tutmakla kalmıyor, içimizin karanlık bölgelerine de dokunuyor.

Okuyucu Yorumları

“Artık Hiç Bi Şii Eskisi Gibi Olmayacak! Sil Göz Yaşlarını” yazısına bir yorum var.

  1. […] Gülden Ateş Bazen çoğunluk olmadaki kapsayıcılığın, bazen de tekil kalma halindeki dışlanmışlığın nasıl hissettirdiğini az çok deneyimlemişizdir. Bu tür deneyimlerden etkilenme biçimimiz önemli ölçüde ait olduğumuz sosyal sınıfın izlerini de taşıyabiliyor.”Artık Hiç Bi Şii Eskisi Gibi Olmayacak! Sil Göz Yaşlarını” mağdur olmakla makbul olmayı bir sokak çocuğunun hikâyesi üzerinden sorgulatırken, yaygınlaşan iktidar ilişkilerinin mikro-makro düzeyde yansımalarının da izini sürüyor. http://mimesis-dergi.org/2014/05/artik-hic-bi-sii-eskisi-gibi-olmayacak-sil-goz-yaslarini/ […]

Yorum


işlemi tamamlayınız:


altı + 5 =

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>