Tiyatronun Çingeneleri Seyirciyi Raksa Çağırıyor!

aatiyatroAkşam Gazetesi’nden Cansu Fırıncı’nın aatiyatro’nun yeni oyunu hakkındaki yazısını paylaşıyoruz.

‘aatiyatro’ tartışmaya a’dan başlamak için koyulmuş yola. Üstelik oldukça da bulaşıcılar. Tiyatro mikrobu salmak istiyorlar ortalığa. Kosovalı yazar Yeton Neziray’ın ‘Büyük Şehir’ oyunuyla çıkıyorlar seyirci karşısına. Övgüyü hak eden bu oyunu izleyin ve tiyatronun çingenelerini takip edin.

Romanlar söz konusu olduğu zaman, Alman demokrasisi ‘Nazi Demokrasisi’ne dönüşüyor. İyisi mi biz hikâyeyi baştan anlatalım, oyunda yapıldığı gibi. Üç kişilik bir Çingene ailesi, ari ırktan olmadıkları için sürülürler Almanya’dan Romanya’ya. Göçmenler sadece göç ederken göçmendirler ama onların burada da bitmez çilesi. Çingeneler Çingenedirler işte, bilirsiniz. Baba, elinde sandık boyası, belediye tarafından köstebek yuvasına çevrilmiş şehirde ekmek parası peşindedir. Akşamları da arkadaşlarıyla kurduğu bir müzik ekibinin provalarında… Anne evde kazanı kaynatır, çamaşırları asar. Muhiti soracak olursanız; varoş, ev; gecekondu. Küçük Madeleine’in babasından tek isteğiyse akşam okul çıkışında onu bir internet kafeye götürmesi. Almanya’da bıraktığı arkadaşlarıyla yazışabilsin diye. Baba prova uzayıp da kızını almaya geç kalınca Madeleine ‘nasılsa bildiğinden yolu’ kendi gitmeye karar verir beklediği parktan eve. Ve kentin küçük insanları imrensinler diye dikilecek büyük binalar için kazılan köstebek yuvalarından birinin yuvarlanır içine. Sonrası aylarca komada kalan bir çocuk, bürokrasisi bitesice belediye, rüşvetle suçunu örten mimar, katilleri aramaya niyeti olmayan polis, işlemeyen sağlık sistemi… Bir de Alman vatandaşı olan komadaki Madeleine’i hasta olduğunu görmek için konsolosluğa çağıran ve vizesini ancak o öldüğünde onaylayan Alman demokrasisi…
Oyun seyirci içeriye girer girmez başlıyor. Değişik dillerde konuşan oyuncular karşılayıp elinizi sıkıyor. Sahneye baktığınızda tam bir Çingene Mahallesi duruyor karşınızda. Dekorun tamamı derme çatma karton kutulardan, sağa sola asılmış tellerden, yere rastgele atılmış izlenimi uyandıran çer çöpten müteşekkil. Hem reji hem de dekor oyunun konusundan süzülerek oluşturulmuş. İlk sahne eğri büğrü sopalara gerilmiş ve ortasından teğelli bir patiska bezde beliren gölgelerin Çingenelerin Almanya’dan Romanya’ya göçünü ironik ve göstermeci bir üslupla oynadıkları epizotla açılıyor. Her epizot o epizotta yerilen mesleği ya da kurumun temsilcisini oynayan oyuncunun lafzen epizotu bildirmesiyle başlıyor. Oyuncular hem anlatıcı hem de rol kişisi olarak bulunuyor sahnede. Dekor değişimi oyuncular tarafından seyircinin gözü önünde yine göstermeci üslubun altı çizilerek yapılıyor. Işık tasarımında da aynı üslup korunmuş, şarjlı lambalar oyunda kâh sokak lambası oluyor onu tutan oyuncunun elinde, kâh kamera ışığı, kâh tiren farı. Epik tiyatro biçimi zaman zaman absürd zaman zaman da grotesk üslupla ustaca kaynaştırılmış rejide.

SINIRSIZ HAYALGÜCÜ

Bazen sembollere yaslanmış anlatı bazen çarpıcı imgelere. Örneğin; gölge perdesi olarak kullanılan bez hastane epizotlarında ayakta duran Madeleine’in önüne geriliyor ve yukarıdan aşağı sarkan elleriyle komadaki kız seyirciye gösteriliyor. Sonra aynı bez Madeleine’in hayalini kurduğu trenin gövdesine dönüşüyor bir başka epizotta. Üst üste konan karton kutular yan yana alındığında bir başka mekâna dönüşüyor. Aynı karton kutular epizot açıklaması olarak üzerine yazılar iliştirilerek de kullanılıyor. Arif Akkaya haya lgücünü olanca yaratıcılığıyla kullanmış bu oyunu sahneye koyarken. Burada söylenebilecek tek önemli uyarıysa şu: Sahnede oyuncular eliyle yapılan dekor değişimi zaman zaman seyirciyi zaten sürekli yabancılaştırma unsurlarıyla ayrıldığı hikâyeden fazlasıyla koparıyor. Belki biraz daha hızlı olmalı bu değişim ya da daha az altı çizilmeli.

Oyunculuklara gelince birbiriyle uyumlu, doğal, samimi ve gerçekten etkileyici dört oyuncu, duygudan duyguya geçiriyor, oturduğumuz koltuklara çivileyip bırakıyor bizi. Öyle ki; perde arası olup da salon ışıkları açılınca ‘de haydi çıkın, ara’ diye replik atılmasa sahneden hiçbirimiz tuttuğumuz soluklarımızı bırakıp da nefes almaya koşamayacağız dışarıya. Atılgan Gümüş, Bekir Çiçekdemir, Esin Doğan, Şeyla Halis, oyunda çaldıkları enstürmanlar ve söyledikleri anlatı şarkıları ya da satirlerle de etkileyici bir performans sergiliyor. Hem oyunun hem de oyuncuların ödülü hak ettiklerini içtenlikle söyleyebilirim.
Seyirci mi? Her güzel şey gibi azdı oyunun seyircisi… Sanırım insanların o berbat dizileri izlemekten böyle güzel oyunları seyretmeye ayıracak vakitleri hâlâ yok. Ne diyelim…

Cansu Fırıncı – cansufirinci@gmail.com

Yorum


işlemi tamamlayınız:


9 − = bir

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>