‘Melodramın Tanzimat’ın Ahlakı Olduğu Söylenebilir’

nm_berge_photo_fatih_uslu_1236[Agos Gazetesinden Lora Sarı’nın Mehmet Fatih Uslu ile gerçekleştirdiği söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.] Mehmet Fatih Uslu, İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Çatışma ve Müzakere: Osmanlı’da Türkçe ve Ermenice Dramatik Edebiyat’ başlıklı kitabında, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında üretilen Türkçe ve Ermenice metinleri karşılaştırmalı olarak inceleyerek, modern kamusal alan ürünü olan tiyatronun dinamiklerini, Ermenilerin ve Müslümanların nasıl karşı karşıya geldiklerini ve hangi konularda uzlaştıklarını, edebiyat türlerine odaklanarak araştırdı.

Osmanlı’da tiyatro, en parlak zamanını 1870-1880 yılları arasında yaşamış. Bu dönemde ağırlıklı olarak Türkçe ve Ermenice tiyatro metinleri, oyuncular, rejisörler ortaya çıkmış, çok sayıda sahne açılmış. Mıgırdiç Beşiktaşlıyan, Bedros Turyan, Hagop Baronyan gibi Ermeni entelektüeller birçok oyun yazarken, Türkçede de, başta Namık Kemal olmak üzere, pek çok Müslüman entelektüel de, tiyatroyu; fikirlerini anlatabilecekleri, popüler bir sanat aracı olarak sahiplenmiş. Mehmet Fatih Uslu, İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Çatışma ve Müzakere: Osmanlı’da Türkçe ve Ermenice Dramatik Edebiyat’ başlıklı kitabında, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında üretilen Türkçe ve Ermenice metinleri karşılaştırmalı olarak inceleyerek, modern kamusal alan ürünü olan tiyatronun dinamiklerini, Ermenilerin ve Müslümanların nasıl karşı karşıya geldiklerini ve hangi konularda uzlaştıklarını, edebiyat türlerine odaklanarak araştırdı. Uslu’yla, “Osmanlı’nın büyük krizi ve parçalanmasının duygusal kodlarını ve ruhsal hallerini anlamak için engin bir alan” olarak nitelendirdiği bu döneme dair konuştuk.

Ele aldığınız bu dönemde en çok hangi türde eser üretiliyor?

Osmanlı entelektüelinin, Müslüman veya gayrimüslim, en çok sevdiği tür melodram. İyinin iyi, kötünün kötü olduğu, kuvvetli bir ahlaki mutlakiyete sahip, ezilenin hakkının savunulduğu bir tür; aynı zamanda isyankâr. Bu bağlamda melodram, Osmanlı’nın değişen yapısı içinde merkezi iktidara karşı ses çıkarmanın ifadesi olmuş. Bir Fransız entelektüel, “Melodram Fransız İhtilali’nin ahlakıdır” demiş; bizim için de melodramın, Tanzimat’ın ahlakı olduğu söylenebilir.

Nasıl bir ahlak değerinden söz ediyoruz melodram içerisinde?

Mesela Bedros Turyan’ın metinlerinde öyle keskin iyiler ve kötüler vardır ki, alternatif iyilerin de olabileceğine dair bir inanç duymak neredeyse imkânsızdır. Seyirciye itiraz etme şansı tanımayan metinlerdir bunlar. Melodramlar, tanımladıkları sıkı ahlak sınırlarının dışında kalanları (ötekiler, başka milletler, başka dinsel yapılar) dışlar, cezalandırır. Hayatı böyle hayal etmek, Osmanlı’nın Osmanlı olarak sürebilmesi için sahip olması gereken çoğulculuğun gerektirdiği eşit vatandaşlık fikrinin, eş söz söyleme hakkının da önünü kesiyor. Bu katı ahlakçılık yüzünden, alternatifler siliniyor.

Peki Osmanlı’da başka milletleri dışlama hangi noktada başlıyor?

Melodramatik muhayyile içinde üretilen bir tür olan tarihsel dramlarda özellikle rastlıyoruz buna. Melodramda kurulan ahlakçı ve tekelci, iyiyi ve kötüyü keskin olarak belirleyen, bir uzlaşma alanı üretmeyen hayal etme şekli, tarihsel dramlarda milli kimliklere bulanıyor, onlara atfediliyor. Kahramanlaşan sıradan insanın yerini milli bir kahraman alıyor. Yazarlar şanlı tarihlerine dönüyorlar. Bu sefer, uğrunda feda olunacak şey, kahramanın ülkesinin kurtuluşu, geleceği. İzleyici de, kahramanın isyanını, kendi kimliğinin isyanı olarak kodluyor.

Oyunlarda kendi milletini yüceltirken, başka bir milleti kötülemek için özel bir çaba var mı?

Osmanlı içinde bunu doğrudan bulmak zor. Ama örneğin, Abdülhak Hamit bunu bir ölçüde Endülüs üzerinden yapıyor. Endülüs’te Müslümanlar İspanyollara karşı mücadele ediyorlar. Burada, Endülüs’ü savunan kahraman Tarık bin Ziyad, her yönüyle harika bir Müslüman. İspanyollar, yani Hıristiyanlar ise rezil, vahşi,  yalancı insanlar. Ya da Bedros Turyan’ın ‘Sev Hoğer’inde de (Kara Topraklar) Timur’un 15. yüzyılda Sebastia’yı (Sivas) işgal etmesi anlatılıyor. Oyunda, sanki tek bir Müslüman’ın bile yaşamadığı bir Ermeni prensliğinden bahsediliyor ve Timur’un vahşi askerleri burayı işgal ediyor. Doğrudan Türklerden bahsedilmese de barbarların Ermenilere yaptığı eziyet metaforik okumalara açık.

Ya müzakere hangi türde karşımıza çıkıyor?

Çatışma alanını seçen büyük çokluğun yanında, bu dönemde gelişen ve küreselleşen Osmanlı’da daha sık yan yana gelmeye, alışveriş yapmaya başlayan insanların hikâyelerini temel alan komediler var. Bu türün en önemli iki yazarı Ahmet Mithat Efendi ve Hagop Baronyan, dönemin melodramatik muhayyilesine mesafeli duruyorlar. Onun çok kışkırtıcı ve dışlayıcı olduğunun farkındalar.  Ahmet Mithat, Ermenileri veya başka unsurları güler yüzle, aşağılamadan romanlarına misafir edip kahramanları yapar. Baronyan ise tam bir eğrilikler düşmanıdır ve oyunlarında dönemin Ermeni toplumunu ısrarla eleştirmiştir. Mesela ‘Şark Dişçisi’nde Ermeni Anayasası’nı içselleştirmeden savunanları, onun heyecanına gelip nutuk atanları eleştirir. Haşmetlü Dilenciler’de (Medzabadiv Muratsganner) modernleşmeyi doğru düzgün kavrayamamış insanların toplumu peşinden nasıl sorumsuzca sürüklediğini, millici retoriğin kendisini, ve sanatçıların bunu nasıl kötüye kullandığını gösterir.

Bu bir aradalığa rağmen, çatışma içeren melodramların daha çok yazılması dönemin edebiyat ruhuyla mı ilişkili?

Birey olarak, farklı politik fikirleri, gelecek tahayyülleri ve kimlikleri olan insanların yan yana gelmesi özel bir şey. Hele merkezi iktidar güç kaybederken ve yeni siyasi aktörler alanı doldurmaya başlamışken… “Acaba bu yeni ortam, 1915’e ve Osmanlı’nın büyük yıkımına gidilirken müzakere imkânlarını taşıyor muydu, melodram veya tarihsel dramın komediden başka alternatifi yok muydu?” sorusu benim esas sorum. Evet, komedi bunun bir ölçüde imkânları taşıyor. Ama o dönemde Avrupa’da birçok yazarın modern trajediler yazdıklarını görüyoruz. Modern trajedi, insanı kendi içine baktıran, zaafları üzerine düşündüren bir edebi alan. Bu tür metinlerde okuyucu metinle savaşa çağrılır, kendine döner, eleştirel olma imkânını yakalar ve melodramdaki ahlakçılık ve dışlayıcılıktan uzaklaşır.

İncelediğim dönemde Osmanlı’da modern trajedinin tiyatroda yer bulamamış olması, dramatik aksiyonun tamamen melodram üzerine kurulması bir vaka. Üstelik bu yazarlar, modern trajedinin Dostoyevski ve Flaubert gibi ustalarını tanıma şansına sahip. Örneğin, Beşiktaşlıyan İtalya’da okumuştu. Şemsettin Sami, Baronyan, Namık Kemal – hepsi dünya edebiyatında olan bitenden haberdardı. Ancak, bu şekilde yazmayı tercih etmediler ya da edemediler.

Söyleşinin tamamı için Agos