Yalnız Adamlar

Can Merdan Doğan

İnsan en az iki kişi olmalı

Reha Erdem (Şarkı Söyleyen Kadınlar)

Ürkütücü bir şarkının ortasında ya da çiftleri birbirini tutmayan bir tango molasında; merhametin, zamanın ve yokluğun izlerini süren ve sürdüğü izleri kadına benzetmeye çalışan bir film Şarkı Söyleyen Kadınlar.

Nietzsche, Tragedya’nın Doğuşu’nda, Dionysosçu olan nedir sorusunun peşinden koşarken, düşlediği yeni ruh için şöyle der; Şarkı söylemeliydi, bu “yeni ruh” – ve konuşmamalıydı! Bir süredir konuşmamak üzerine düşünüyorum. Öfkenin, pişmanlığın, bilincin saçılmadığı yerler hayal ediyorum. Filmdeki Esma da öyle; Esma düşlüyor, merhameti ve huzuru, “inşallah”ların bir anlamının olması gerektiğini. Umutsuz bir adada, herkesin günahı birbirine dua okuyor lakin.

Erdem, kadınlara Antik oyunlardaki koro görevini yüklemiş, fakat bir Euripides’i, kendisini ihmal etmeden! İşte işin bu kısmı, yani susmanın bir anlamının olması gerekliliği ama çok konuşması filmde anlamı ufaltıyor, naif seyirci sahici bir şarkı duymanın hevesiyle tüm filme katlanıyor. Film izleme esrikliğini de bir kenara bırakırsak, sanatın Apollonik kısmıyla neyi/ne kadar hareket ettirebiliriz?

Filmi henüz izlemediyseniz, bu filmin öncelikle kadınlarla ilgili olmadığını söylemem gerek. Film, iktidarsız erkeklerin dünyasında sıklıkla… Ha bir de filmin sonunda, oh erkekler gitti zorluklar bitti fantezisindeki, kadınların erkek bakışlarında… İlk kez bir Reha Erdem filminde şunu hissettim, şu açtığın hikayelerden birinin kapısını adamakıllı çal ve biz biraz orada kalalım! Doğrudan birkaç şarkı içimi ferahlatırdı, ama yine o çok iyi bildiği şeyi yapmış, tüm yapıyı parçalamış, fakat estetik yüke yakalanarak, aslında parçaladığı hikayeyi, eksik bir hikaye olarak bırakmanın ötesine gidememiş.

Şarkı Söyleyen Kadınlar bir tür kıyamet fikri üzerine konumlanmış: Adada yaşayanlar deprem riskiyle karşı karşıya kalınca, herkes yaşadığı yeri yavaş yavaş terk etmeye başlar. Adaya sıkı sıkıya bağlı olan yaşamdan emekli Mesut’un ve ona bakmakla yükümlü, evin hizmetçisi merhametli Esma (Binnur Kaya)’nın adayı terk etme niyetleri yoktur. Onlara, adanın doktoru, adaya gelen, evliliğinden kaçan genç bir kız, Mesut’un şehirdeki hasta oğlu Adem, Adem’in hostes karısı eşlik eder. Tüm bu karakterler adaya belli ilişkiler vesilesiyle kesin dönüş yapmış ya da zaten bu adadan günahları sebebiyle hiç çıkmamış gibidirler.

Film, yaradılışın bir tür sonlanış, bitiş olma fikrini ortaya koyuyor bu kıyamet mitiyle. Adem ya da Adem’in Yakarışı, bu noktada anlam kazanıyor. Çünkü yönetmen yaradılışa dair bir sıkıntı olduğunu açıktan, hasta Adem ve onun temsil ettiği erkeklik kurgusu üzerinden bize söylüyor. Öyleyse diyoruz ki, sorun bu beraberlikte, erkeğin erkeğe değdiği iktidar biçimlerinde, bu yükselemeyişte ve sonunda hastalanış ve ölümde. Baba-oğulun mutsuzluğunda, seksen döneminde işkenceci olan doktorun pişmanlıklarında, Dostoyevski romanlarından fırlayan Emir’in susmasında, sıkıntı erkeklikte. Yani geçmişin ağır yükleriyle yalpalayan bu herifler, yeni bir ruha, bir şarkıya izin vermeyenler.

Serpil Sancar, Erkeklik: İmkansız İktidar, adlı çalışmasında baba olmanın, annelikten farklı olarak, biyolojik bir ilişki kurmadığını, belirsiz bir alanı imlediğini belirtir. Siyasal ve sosyal birçok dolayımı içinde taşıyan babalık “mertebe”si, genellikle bir ilişki olmaktan öte, engel olarak beliren bir roldür. Erdem, bu rolü, tüm filmlerine sirayet eden, hastalık/hastalanma fikriyle örmüş. Bu sefer babanın değil, oğlun hastalığı seyirciyi yakalayan. Geçmişte dolandırıcılık yapan bu oğul, günahının kabulünü, hastalığı aracılığıyla babaya duyuruyor, ve tabi yakarıyor kalan adalılara. Baba Mesut ise, bu mertebenin engelleyici kısmını oluşturuyor. Baba, değerlerle bütün/tam bir temsil, onu ilginç kılan ise, doktorla kurduğu arkadaşlık, bir tür suç ortaklığı. İki yaşlı ve yalnız adamın havuz başı sohbetleri filmin orijinal anları. Bu yaşlı ve yalnız adamlar, tek olmamak uğruna birçok suç işlemiş, aslında sevilmek istiyorlar, fakat bu sevgiyle ne yapacaklarını bilmiyorlar; üstelik bunu dillendirme biçimleri onları hadım etmiş gibi, bu hadımlık durumunu ise öfkeyle etraflarına kusuyorlar. Doktor acısını belki mesleğinden çıkarıyor, baba ise oğlundan. Bu iki tango yapan adam, ancak birbirinin reveransını anlayabiliyor/çanak tutabiliyor. Erkin imkansızlığı filmin bu kısımlarıyla harika anlatılmış. Koskoca geçmişte yitirilen bir iktidar meseli var, herkese, filmin tüm kadınlarına çarpan bu meselin kalıntıları. Belki bu yüzden, doktor genç kızla karşılaştığında bu denli pişmanlıkla yüklü, çünkü kız ona işkenceci olduğunu hatırlatıyor, onun geçmişinden sorumlu olduğunu ima ediyor. Oysa doktor, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Desem ki” şiirini okuyan, romantik bir orta yaşlı olma çabasında. O şiirin öyle içini boşaltmış ki Erdem, bir iktidar sirkinde un ufak edip çıkarmış, ki doktor bir süre sonra şiiri kıza değil, Mesut Bey’e okumak zorunda kalıyor.

Özetle, erkeklerin güçlerini fısıldayacakları kimse kalmıyor bu kıyamet mitinde. Onların uzvu olan atlar bile, bir bir ölüyor. Kadınlarsa, erkeklerden kurtulduklarına şükrediyor, rahatlıyorlar. “Rahatladım” diyor hostes kız. Olan Binnur Kaya’nın merhametine oluyor.

Erdem, yetişkin erkeklerin dünyasında, bu kez imkansızın altını çizmiş. İnsan iki kişi olmalı diyor, Mesut. Kıyameti koparan da bu zannımca, yaşlı adamın ağzında parçalanan, insanı insanlıktan çıkaran bu iyi niyet cümlesi, film adının ya da’sı. Bir şarkı dinleseydik iyiydi ya, neyse…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


8 − = beş

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>