Tiyatro da Rakı Gibi, Metinde Durduğu Gibi Durmaz

yıldırım(Cumhuriyet gazetesinden Ali Deniz Uslu’nun Yıldırım Fikret Urağ ile yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.)  

Yıldırım Fikret Urağ sanat yönetmeni, oyuncu eğitmeni, dizi oyuncusu. En önemlisi amansız bir tiyatro tutkunu. Muhteşem Yüzyıl’da Sokullu Mehmed Paşa olarak tanıdığımız Urağ tiyatrosunu kurmaya hazırlanıyor. Bu toprağın metinlerini üreten bir tiyatronun peşinde. Ne de olsa Türkiye bir çelişkiler yumağı, çatışmalar okyanusu. Tiyatro yazarları için dev bir kaynak.

Yıldırım Fikret Urağ Muhteşem Yüzyıl’da Sokulu rolü ile karşımızda. Bu bahane ile kendisi ile tanıştık, yıllardır verdiği tiyatro mücadelesini dinledik. Urağ bu yıl içinde sahnelenen dört oyunun sanat yönetmenliği yapıyor. Aynı zamanda bir oyuncu eğitmeni. Yıllarca hayallerin peşinden gitmiş, bu coğrafyayı iyi biliyor. Çok istemese de İstanbul’un girdabına kapılarak “İstanbullu” olmuş. Ama hayalini gerçekleştirmek için geri sayımda çünkü tiyatrosunu kuruyor.

- Son dönemde hayatımıza Sokullu Mehmed Paşa olarak girdiniz. Öncesine gelelim kimdir Yıldırım Fikret Urağ?
– Artvinli’yim ama Ankaralı da sayılırım. İlk gençliğim, gençliğim Ankara’da geçti. Memur çocuğu olduğum için aslında Türkiyeliyim. Babam Maden Mühendisi’ydi Etibank’ta, hep taşradaki şubelerdeydik. Epey gezdim, her yıl başka bir şehirdeydim. Göçebeydi çocukluğum, aidiyetim de olmadı. Hatırladığım çocukluk arkadaşım da yok. Kök salma duygusuna yabancı büyüsem de ülkenin her yerinde yaşama fırsatı başka bir şey, tarifi zor.

- Tiyatro maceranız nasıl başladı?
– İşletme bölümünü son sınıfta büyük tiyatro hayallerim için bıraktım. Çünkü okulu bitirseydim askere gidecektim ve döndüğümde hayallerimin peşinde gitmek yerine hayatın rutininde kaybolacaktım. Keskin bir dönüştü bu ve A.Ü. DTCF Tiyatro Bölümü’nde tiyatroya başladım. Esas kırılmayı mezun olurken yaşadım. Dünya tiyatrosu dersi veren Sevinç Sokullu’ya bir veda ziyaretine gittim. Bana “ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduğunda “bilmiyorum” demiştim. Çünkü öğrencilik yaparken de tiyatro eğitimi veriyordum, tiyatrolar kurmuştum ama çıkışı bulamıyordum. Taa ki Sevinç Hoca’nın sorusuna kadar: “Meşe palamutlarını hatırlıyor musun?”

- Neydi “meşe palamutları”?
– Meşe palamutları Amerikan tiyatrosunda 1940’lı yıllarda gelişmiş bir akım, tavır, hareket. Merkez tiyatroların tıkandığı ama onların içine girip değiştirmenin imkansız olduğu bir dönemde, birer meşe palamutu gibi taşraya yayılıp merkezi taşradan kuşatarak değiştirmeyi amaçlayan, sonuç
da alan bir hareketti bu. Sevinç Hoca sorduğunda hatırlamıştım ve yola düştüm beklemeden. Yol beni ilk önce kısa süreliğine Antalya’ya, oradan da Adana’ya götürdü. Adana Tiyatro Akademisi’ni kurdum. Yedi yıl tiyatro yaptım. 154 kişilik bir salon açtık orada, hem de kimseden destek almadan. Sermayesi insan emeği olan bir süreçti bu.

- Zor koşullarda yoktan var ettiğiniz bu 154 kişilik tiyatronun bir de hikâyesi varmış.
– Yer aramaya başladığımızda 650 metrekare bir yer gösterdiler ama “her an kiralanabilir, kiralanana kadar alın kullanın” dediler. Koltuk yok, yerler şap, duvarlar sıvasız… Biz de plastik sandalye kiralayan bir amca bulduk. Her hafta sonu 100 sandalye kiralayıp oyun oynuyorduk. Sonra bir arkadaşımız alışveriş merkezinde büyük bir yangın geçirmiş 450 kişilik kullanılmayan sinema salonuna gitmemizi söyledi. Belki kurtarılacak malzeme vardır diye gittik. Enkaz halindeki salondan iyi kötü 154 koltuk kurtardık, tamir ettik ve kullandık. İnanmış, genç bir ekibimiz vardı. Tüm bu işleri birlikte yaptık. Adana’daki son dönemimizde Mersin’den, Hatay’dan seyirciler geliyordu. 2001 yılında Eskişehir’e geçtim. Adana’da misyonumu tamamlamıştım, sonra başka bir yere geçmek istedim. Bana her yer taşraydı ve orayı da işgal etmeliydim. Eskişehir Şehir Tiyatroları Sanat Yönetmenliği yaptım. 2010 yılında kadar da oradaydım ve sonra istifa edip İstanbul’a geldim ve şu an Şehir Tiyatroları’ndayım.

-Payitahta döndünüz ve kısa süre sonra Sokullu Mehmed Paşa olarak çıktınız karşımıza. Meşe palamut hareketi misyonunu tamamladı mı?
– Anadolu’da tiyatro yapma sevdasından vazgeçme niyetim yoktu ama John Lennon’un dediği gibi “hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir.” Biraz da şartların dayatması ile İstanbul’a geldim. Kendim hakkında konuşmak zor ama büyük işler yaptık Adana Tiyatro Atölyesi’nde. Gazetelerin
çanak çömlek dağıttığı bir dönemde beş gün boyunca Hürriyet gazetesinin dağıttığı kuponlar ile “Hürriyet ATA el ele haydi çocuklar tiyatroya” sloganı ile iki bin çocuğa ücretsiz oyun oynadık. Dizi serüveni de tesadüfen başladı. Küçük Sırlar’a oyuncu koçu olarak girmiştim. Sonra kadroya dahil oldum.

- Muhteşem Yüzyıl’a da Meryem Üzerli’nin oyuncu koçu olarak başladınız. Sonra Sokullu oldunuz.
– Meryem ile çalışırken rolün ana hatlarını çıkarmıştı, biz daha çok Türkçe kullanımı üzerinden çalışıyorduk. Zaten kırık Türkçesi onu daha sempatik yapıyordu.

Oyuncu koçluğu bir tür yol arkadaşlığı

- Nedir oyuncu koçluğu ya da eğitmenliği?
– Tiyatro eğitimi almaya başladığım günden itibaren eğitmenlik, hocalık yapıyordum. Birinci sınıf öğretmeniydim ama öğrencilerim vardı. Burada “oyuncu koçluğu” deniyor ben pek sevmiyorum bu tanımı. Yaptığımız bir tür yol arkadaşlığı. Zaten oyunculuk kimsenin kimseye öğretebileceği bir şey de değil. Bir taraftan da öğrenme sürecinin bitmediği bir yolculuk. Her rol yeni bir macera. Ben ise ne öğrendiysem öğretirken öğrendim. Kimsenin bana “hocam” demesine de izin vermem.

- Sokullu’yu canlandırmak nasıl?

Kellesi koltukta bir devlet adamı. Hanedandan olmayıp, gerilemeden, sürekli yükselerek neredeyse 60 yıl hizmet vermesi ilginç. İşin tuhaf yanı benim de tarihte en çok merak ettiğim karakter o. Ankara’da Sokullu Mehmed Paşa mahallesinde otururduk, en yakın arkadaşım onun torununun torunu. Hayatımda ona gönderme yapan o kadar çok mekân ve insan oldu ki rol bana gelince
bunun bir lütuf olduğunu düşündüm.

Durunca düşenlerdenim

- Ben sizi bu röportaja kadar hiç gülerken görmemişim. Başka biri oluyorsunuz. Gülerken görecek miyiz sizi?
– Elbette gülebiliyorum, bunu seyirci de birgün görecek. Tabii mizaç olarak üstüme biçtiğim roller duygularını gizlemeyi bilen karakterler.

- Tüm bunların yanında dört tiyatro oyununu da yönetiyorsunuz.
– Evet, bu sezon İstanbul sahnelerinde dört oyun yönetiyorum; Turgut Özakman’ın Ocak, Nâzım Hikmet’ten “Yolcu”. Theatre
Deng û Bej’de “Korku ve Sefalet”, Erdal Özyağcılar’ın Tiyatro Martı’sında “Uçlar”. Sürekli bir çalışma halindeyim, çünkü ben durunca düşenlerdenim. Ne zaman durulmaya karar versem kendimi daha büyük bir koşuşturmanın içinde buluyorum.

Tiyatro okulum için çalışıyorum

- İstanbul’a alıştınız mı?

İstanbul mikrobunu yuttunuz mu iş bitiyor! Ne ara alıştığınızı da anlamıyorsunuz. İlk geldiğimde Boğaz’dan geçerken kimsenin
manzarayı seyretmediğine şaşırmıştım. Sonra birgün sete geç kalmıştım, manzarayı hiç görmedim. “Evet dedim, Yıldırım artık sen de bir istanbullu’sun!”

- Yakın dönemde neler var kafanızda?
– Bir tiyatro okulu kurmanın hazırlığı içindeyim yakın zamanda hayata geçecek.

- Her anlamda bunca malzemeye sahip bir ülkenin kendi metinleri yok. Kuracağınız tiyatro buna da hizmet edecek mi?
– Bu ülke bir çelişkiler yumağı, çatışmalar okyanusu. Tiyatro yazarları için dev bir kaynak. Tiyatro metinleri anlamında yeni, genç soluklara çok fazla izin verilmedi. Büyük heveslerle tiyatro yazarlığına soyunup, küstürülmüş ve kenara çekilmiş çok yazar olduğunu düşünüyorum. Ama tiyatronun yükselişi de meşe palamutları ile olacak. Tiyatro rakıya benzer, rakı nasıl şişede durduğu gibi durmazsa tiyatro da metinde durduğu gibi durmaz. Biz de bu toprağın metinlerini üreten bir tiyatronun peşindeyiz.

Cumhuriyet

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>