Suya Sabuna Dokunmayan Oyunlarla Tiyatro Bir Yere Varamaz

dikmenfft81_mf2029739[Bahar Çuhadar’ın Radikal’de yayınlanan Dikmen Gürün ile yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz.] Tiyatronun ‘Dikmen Hoca’sı geçen hafta, 20 yıl emek verdiği İKSV’den Onur Ödülü aldı. Dikmen Gürün ile festivalden genç tiyatroya ve TÜSAK’a, tiyatro gündemini konuşmak üzere buluştuk.

İsmi Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali ile özdeşleşen Prof. Dr. Dikmen Gürün, yirmi yıllık direktörlük mesaisinin ardından geçen sene emekliye ayrılıp yerini Leman Yılmaz’a devretmişti. İKSV, geçen hafta Dikmen Hoca’ya Onur Ödülü vererek bir ilke de imza atmış oldu; ilk kez kurum içinden birine onur ödülü verildi. Rahmi Koç Müzesi’ndeki salonu dolduran gencinden deneyimlisine tiyatrocular, gazeteci ve tiyatro eleştirmeninden oluşan topluluk ‘Dikmen Hocaları’nı alkış kıyamet bir tezahüratla tebrik etti. Zira karşılarındaki sadece yirmi yıl
festivali yönetmiş biri değildi. Dikmen Gürün her döneme tesir eden yenilikçi bakışıyla, İstanbul Üniversitesi (İ.Ü.) Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nde yetiştirdiği öğrencilerle, 80’lerden beri Cumhuriyet’te yazdığı tiyatro yazıları ve genç tiyatroya gerek yönettiği kurumlar aracılığıyla gerekse bizzat takip ederek hakiki bir destek vermesiyle tiyatro camiası için kıymetli bir isim. İ.Ü.’den emekliye ayrıldıktan sonra Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde ders veren, Tiyatro Festivali’nde ise danışman olarak görev yapmaya devam eden ve şu ara Yıldız Kenter’in hayatını yazmakla meşgul olan Dikmen Hoca ile onur ödülünü bahane edip buluştuk.

İKSV’den Tiyatro Festivali Onur Ödülü aldığınız törende salon çok coşkulu, siz de hayli duyguluydunuz. Nasıl hissettiniz?
Çok heyecanlandım. Yakın zamana kadar ödül alacağımı da bilmiyordum. Son dakika da ödülün Onur Ödülü olduğu söylenince çok
heyecanlandım ve gururlandım. Davetlilerin gösterdiği tezahürat da heyecanımı arttırdı. “Demek ki iyi işler yapmışım ve seviliyormuşum” dedim. Sanıyorum İKSV ilk defa bir çalışanına onur ödülü veriyor. Bu da beni çok mutlu etti.

Bu seneki programını nasıl değerlendirirsiniz? Bu yılki program öncekilerden çok farklı değil. Yedi yabancı tiyatro topluluğu, 30’un üzerinde yerli topluluk var. Polonya tiyatrosundan örnekleri görecek olmamız çok önemli. Shakespeare yılı nedeniyle Propeller Tiyatrosu’nun iki oyunla gelmesi hoş. Muhakkak görülmeli. Ostermeier de çok çarpıcı bir yapımla katılacak.

2012’de ‘Yeni Dalga’ başlığıyla genç toplulukları festival kapsamına almıştınız. Bu tavır sürüyor… Daima genç tiyatrodan yana bir duruş sergiledim. Ülkemiz tiyatrosunun geleceği genç tiyatro ve dans topluluklarına dayanıyor. Bu politikanın devam etmesini umuyorum.

Çok sayıda genç topluluğun oluşmasını nasıl okuyorsunuz?
Siyasal ortamın karmaşık olduğu dönemlerde böyle patlamalar olabiliyor. 60’larda Dostlar, AST gibi tiyatrolar toplumsal içerikli politik oyunlarıyla ön plandaydı. Hepsi de bu günlere geldiler belki birkaç fireyle. Şimdi de özellikle 2000’lerin başlarından itibaren alttan gelen bir kaynama var, güçlü patlamalar yaşanıyor. Suya sabuna dokunmayan oyunlarla tiyatro bir yere varamaz. Bu gençler de hem politik hem sosyal içerikli oyunları tartışıyor. Diğer tiyatrolarla işbirliği yaşanmaya da başladı. O nedenle de tiyatronun geleceğine umutla bakıyorum; baskıların, müdahalelerin, sansürlerin üstesinden gelecektir.

Tiyatro siyasal iktidarın ciddi baskısı altında… Tiyatroyu bir takım kuralların içine, iktidarın dümen suyuna sokmaya çalışmak -ne demekse- genel ahlaka uygun oyunlar oynamak… Bu tür mantık dışı kuralları hiçbir özel tiyatro topluluğu kaldıramaz. Ödenekli tiyatrolar için de böyle uygulamalar olamaz. Alternatif tiyatrolar ödenek için başvurmuyor bile. Gayet güzel bir tavır. Öte yandan desteğe başvuran ve bir anlamda yerleşik olan tiyatroların desteklerini kesmeye de hükümetin hakkı yok. Devletin birinci derece görevlerindendir tiyatroyu desteklemek.

Genç toplulukları nasıl buluyorsunuz?
70’lerin başında da çok grup vardı ve kendi içlerinde bölünmeler yaşandı. Şimdi de insanın yetişemeyeceği kadar topluluk var ama bir kısmı tabii ki daha öne çıkıyor. Dikkat çeken bir şey de grupların kendi metinlerini kendilerinin yazıyor olması. Son tahlilde bu enerji iyi bir şey.

Bir yandan da küçük mekânlar teknik aksaklıklarla boğuşuyor. Mekânlarının bulunduğu eski apartmanlar da birer butik otel adayı.
Venüs kapandı. Saray Sineması ve Tiyatrosu, Elhamra, Alkazar sinemaları kapandı. Şan yandı ya da yakıldı… Muammer Karaca elden gitti. AKM polis karakoluna döndü… Tanzimat yıllarında Beyoğlu tiyatro merkeziydi. Şimdi koskoca İstanbul’da mekân yok. Mekân sorununu, hangi parti iktidara geliyorsa onun çözmesi lazım.

Festival sayıca az yabancı topluluk getirmesiyle eleştiriliyordu, mekânsızlık bunda ne derece etkili? AKM, festivalin çok önemli bir mekânıydı. Rumelihisarı da… Bir oyun getireceksiniz ve AKM’ye giremiyorsunuz. Kaç yıldır İngiliz grup Théâtre de Complicité’yi getirmeye zorluyordum. İki sene önce “Gelebiliyoruz” dediler. “Buyurun gelin, konuşalım” dedim. Olmadı. AKM yok ve tabii Haliç Kongre’ye götürdük; öyle baktılar, “Başka mekânınız yok mu?” dediler. Evet yok… “Neden yabancı oyun yok?” Çünkü mekânımız yok. Bütçesel anlamda sorunlarımızın olduğu da bir gerçekti tabii… Nicelik, nitelik ayrışmasında tercihim hep nitelikten yana oldu.
Leman’ın da (Yılmaz) bu çizgide gideceğini düşünüyorum. Neden ‘yabancı oyun’ diye vasat oyunlar izlesin ki seyirci!

İçinizde kalan bir isim var mı? Ariane Mnouchkine. Mekân sorunu nedeniyle olmadı. Hatta diyorum ki bir festivale sadece Ariane Mnouchkine’i getirelim ve oynasın 15 gün-20 gün… Oyunları çok devasa teknik ve mekân gerektiriyor. Edinburgh Festivali geçen sene ilk defa getirdi ve onun için bir mekân inşa etti. Umarım ileride gelir ama galiba bu yıl son oyununu yapacak o da.

AKM’ye dair bir beklentiniz var mı? Orayı bir şey yapmayacaklar gibi geliyor bana, yanılıyor olabilirim. Bir defa orada polisleri görmek insanı çıldırtabilir. O koskoca yapı kaderine terkedildi. Belki de “Artık çürüdü yıkılmalı” diyecekler. Çürütmek için uğraşıyorlar, 1940’ların/1950’lerin bu tipik bir binasını.

‘TÜSAK ÇOK SAKAT BİR PROJE’

Türkiye Sanat Kurumu yasa tasarısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başbakan 2012’de Devlet Tiyatrosu ile ilgili bir şeye sinirlendi ve “Hepsini özelleştiriyorum” dedi. Başbakan’ın iki dudağının arasında mıdır, tiyatroların geleceği? O bitti, Gezi olaylarına köpürdü, tiyatroculara sinirlendi. Sonra sihirbazın torbasından çıkar gibi TÜSAK çıktı. Sakat bir yasa tasarısı. Bu öneriyi kim hazırladı, kimler hazırladı? Kültür Bakanlığı bürokratları hazırladı herhalde. Olur mu böyle şey? İngiltere’deki Art Council örneğinden söz ediyorlar… Art Council özerk bir yapı. Burada söylenen; bakanlığın önerdiği ve bakanlar kurulunun seçtiği 11 kişilik bir sanat kurumu olacağı. Kendileri önerecek, kendileri seçecek ve TÜSAK işleyecek! Tiyatroyu köşeye sıkıştırmayı amaçlayan bir olay. Neden Fransa, Almanya, İtalya Arts Council örneğini almıyorlar da İngiltere’deki örneği alıyorlar? Ayrıca, bu ülkesinde de tartışılan bir sistem. Hayata asla
geçirilmemesi gereken, amacı devlet tiyatrolarını eritmek olan bir tasarı. TÜSAK’ı tiyatromuzun, özellikle
ödenekli tiyatrolarımızın geleceği için çok tehlikeli görüyorum.

Varolan yapıda bir hantallık olduğunu düşünüyor musunuz peki?
Ödenekli tiyatroların eleştirilecek yanları var tabii ki. Sistem içindeki sorunlar masaya yatırılır, işin ustaları tarafından tartışılır. Ama mevcut sistemi tamamen altüst etmenin anlamını görmüyorum. Sistematik bir şekilde sanatçıların, akademisyenlerin, eleştirmenlerin, kültür kurumlarının katılacağı toplantılar zinciri yapılır. “Ben yaptım oldu” tarzında bir bastırma olamaz. Oyunlara, repertuvarlara karışıyorlar. “Niye Nâzım Hikmet’i oynuyorsun da Necip Fazıl’ı oynamıyorsun?” diyorlar. Ödenekli tiyatroları köşeye sıkıştırıyorlar, özelleri cezalandırıyorlar… O sansürleniyor, bu sansürleniyor. Oyunlar hedef gösteriliyor… Bu nasıl bir gidiştir anlamakta zorlanıyorum…

Radikal

* Fotoğraf: Muhsin Akgün

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>