Nerden Geldiğini Bilip Ne Olacağını Bilemezken

Mavisu Kahya

Bulutsuzluk Özlemi’nin seyyare şarkısı şöyle başlar: “Hey ademoğlu ya da havvakızı/ sen ki dünya denen seyyaredesin/ boşlukta uçan tozun içindesin/ zaman belirsiz/ karnın doymalı ve barınman lazım/ kendine göre biri lazım/ oysa seni kendi senaryolarında oynatırlar/ cebelleşir gidersin/ bunun için mi geldin/ bunun için mi geldin dünyaya?”

Sahi ne için geldik? Sizden bizden arta kalan ne olacak dersiniz? Kavga, gürültü, savaş, dövüş mü yoksa güzel olanı artırma çabasını mı yeğlerdiniz? Anlamlı olanların tümüne sırtını dönen bir kalabalıkla karşı karşıyasınız. Hatta yan yana, dirsek dirseğesiniz. Sanatın her türlüsüne sırtını dönen toplumdan size ne mi? 16 Mart’ta İzmir’de yaşananlara bakılırsa her an karşınıza çıkabilecek geçimsizliğe, aradaki tel örgüler de kolluk kuvvetleri de mani değil. Metaforik olarak bu çarpışma zaten varlığını sürdürüyordu. Hatta pratik örneklerini de yaşadık durduk. Çatışan güçler olması da gayet doğal. Peki ya ifade biçimi? Eğer sanat ve ürettikleri tamamen silinirse, işte bu çarpışmanın çirkinleşeceğinden korkuyorum. İnanç sistemlerine, kültürlere hoşgörüyü, ağırbaşlılığı veya tevazuyu aşılayan nedir diye düşünüyorum. Sanatla yumuşayan, bilgelikle birleşen yanı değil mi? Nedir kalabalıkların kendini ifade etmesine sınırlar çizen, başkalarının haklarına saygı duymayı, mesafeyi en yakınınızdakine karşı bile korumayı, birey olmayı, kendini denetim altında tutmayı insana öğreten? Geriye gidip, bu denizlerin etrafında yaşamış eski insanları, tiyatronun tarihini incelerken karşımıza çıkan hali ile aklıma getiriyorum.

Ey Sosyal Bilimler!

Sanat eğitimi alan biri, bir filolog adayı veya bir felsefe veya arkeoloji öğrencisi kökten inançlar içinde olabilir mi? Daha doğrusu insanlığın mucizevi yolculuğuna, tarihin kendini tekrarlayışına, büyük bir düzene, birden çok yaradılış efsanesine ilgi ve sevgi duymaktan öte, içlerinden birinin ‘mutlak doğru’yu söylediğine kendini inandırabilir mi?

Bir adım önce, ‘tarih yazımı’nın tarafsızlığını sorgular ve ‘tarihin doğru olması mümkün müdür’ diye tartışırken, şimdi adeta hız trenine binmiş çocuklar gibiyiz. Yaşamakta olduğumuz âna dair her şey karmakarışık. Süratle olup biten, analizi zor hadiseler birbiri ardına geliyor. Yankıları birbirine karışıyor; üstelik neyin kurmaca neyin hakiki olduğunu ve bunların ne oranda iç içe geçtiğini artık anlamak imkansız. Bizzat tanıklık ettiğimiz olayların bile tezgahlandığından, bize gösterilmek istenin gösterildiğinden şüphelenir olduk. İllüzyon müptelası mıyız yoksa halüsinasyonlara mı boğulduk?

Bazen çağı suçlayabilirmişiz gibi geliyor. Eskiden kalan bir insanlık mı aradığımız? Eskiden kalanları mı korumak, basit, yalın, işlevsel, doğal olanı geri mi getirmek gerekli? 27 Mart geldi çattı, içinde yaşadığımız ve biraz alıştığımız bu çılgın gidişin içinde kimilerine görünmeyen bu günün bizim için yeri var. Sorabilir miyim bu defa 27 Mart için ne yaptın diye önce aynada kendime sonra da dönüp herkese?

Tiyatroya yaşamınızdan pay verdiyseniz, ustalarınıza hem kıymet hem biraz kulak verdiyseniz, yollara düştü–ter döktü–yıllar yatırdıysanız ne ala. Hele ki özeleştiri yaptıysanız, dostlarınızla münakaşa ettiyseniz, sizden çok bilenlerden fikir aldıysanız, az bilene fikir verdiyseniz… Çok şey mi istiyoruz? Olsun bakın böyle ölmüyor. Tarif edince bile ne kadar canlı, yaşam enerjisi dolu olduğunu kurduk. İhtiyaç duyulan, çekirdeği içinizde çatlayan, tomurcuklanan bir şey… Düşünüyorum, örneğin devlet hastaneleri kar amacı güder mi? Veya ne kadar güder? Ortadan kaldırılsalar yine bu hizmetlere ihtiyacı olanlar kalacaktır, belki çalışan ve yararlananlar daha zor şartlara ve çalışana düşük gelecek -ödeyeni de zorlayacak-  ücretlere tabii olacaktır. Bizim alanımızda bu hizmetin talep edilmeyeceğinden mi korkuyoruz? Kimse “neden ne şu tiyatrosu yok ne bu tiyatrosu yok” “geri verin!” demez mi? Süregelen budamalar devam etse ve daha da azalsa ürünler, nereye gitti tiyatro insanları, neden oyun yok, neden tiyatro dergisi çıkmıyor, neden kimse bundan bahsetmiyor diyen olur mu? Olur. Lüzumsuz olmaktan korkmamalı!

Durup “profesyonel”li tanımlamaya çalışsak, sınırları çizerken çok sayıda değişkeni göz önünde bulundurmak gerekir. Bir kişi o alanda profesyonelliğe adım atmak için yaşamının ne kadarını, ne şekilde ayırmıştır? Örneğin klasik müzik icracılarını düşünsek, profesyonelce çalmak için bir enstrümanı, günün büyük kısmında, bazen çok küçük yaşlardan itibaren, aralıksız çalışmak gerekmektedir. Peki sahne sanatlarında? Bir yazar, tasarımcı, oyuncu, müzisyen, ışıkçı, dramaturg ve saymadığımız olası bütün diğer parçaların sorumluları, bir sahne eserini “canlı” hale getirmek için, süreç boyunca birbirinden farklı şifrelenmiş verileri, yaratıcılıklarıyla birleştirip, üç boyutlu hale getirerek, seslere ve görüntülere çevirmek üzere, çeşitli araçlardan ve olanaklardan faydalanırlar. Disiplinler arası bir uyum sağlamayı, sahne elemanlarını anlamlı biçimde kullanmayı dener, bu amaçlarına ulaşmak için neyi nasıl anlatacaklarını tartar, ölçüp biçerler. Bütün bunları uzmanca gerçekleştirebilmek için hangi ustanın yanında kaç yıl, hangi okulda kaç ders, hangi denemeler, uygulamalar gerekir? Hangi aşamaların, emeğin, bilginin getirdiği sıfatlardan sonra profesyonel olunur? Bunları tahayyül etmek gerçekten güç. Ancak şunu itiraf etmeliyiz ki eğitim hayatınızın, gündelik hayatınızın, sosyal (ve “anti-sosyal”) hayatınızın/çevrenizin, çıralık ve ustalık hayatınızın o kadar büyük kısmını tiyatro sanatına verirsiniz ki; geriye hiç bir boşluk kalmaz. Ve ortaya çıkan, işte ancak o halde gerçekten profesyonelce bir iş olur. Çünkü o iş gibi alanınız da sizi kendisine dahil etmiştir. Tiyatro size gelmez, siz ona gitmişsinizdir. Bütüne dahil olmuş küçük bir parçasınızdır.

mavisu1

Doğaçlayın Çocuklar Doğaçlayın!

27 Mart öncesinde İzmir’den Kukla Festivali geçti. En dikkat çeken etkinliklerden biri Bacanın Melekleri idi. Kuklaları kadar kocaman ve dikkat çekici ekibi ile ilginç mekanı seyircilerle doldurdu. Amerikalı Sarah Brown ve İsrailli Adam Yakin’a, Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları’ndan Proje Koordinatörü Işınsu Ersan ve üç değişik daldan öğrenciler her safhada eşlik etti. Gönüllüler diye geçiştirmek istemiyorum; çünkü ortaya çıkarılan iş’in niteliğinin veya değerinin, maddi karşılığı/ederiyle ölçülemeyeceğini düşünüyorum. Aylarca Hava Gazı Fabrikası’na taşınan Sahne Amiri: Mert Ayan, Kukla Yapım ve Oynatım ekibi Aslıhan Fakı, Aysu Keskin, Aytaç Ercan, Aytuğ Çelik, Burak Etöz, Cansu Akdeniz, Cem Çevikayak, Didem Sarsın, Didem Soy, Ece Özgen, Eda Bayburtlu, Ferhat Kaya, Göktuğ Ülkar, Hasan Yavuz, Işınsu Ersan, Nurullah Özaltun, Özer Önder, Özlem Özgün, Rabia Özdemir, Semiha Varış, Seval Özdemir, Sultan Üçpınar, Şeyma Aladağ, Vildan Bulanık, Zeynep Yılmaz’dan; İzleyici Yönetimi: Büşra Sekmen, Derya Demirci, Meltem Öksüz, Mustafa Caner Zengin, Nazmiye Korkmaz, Tuğçe Yılmaz, Vedat Zar’dan oluşuyordu. Bu özel mekanda, “mekana özgü” gösteri olmasıyla öne çıkan Bacanın Melekleri 21 Mart cuma ve 22 Mart cumartesi izleyenlerle buluştu. Bu ücretsiz gösteriye çok çeşitli yaş aralığından izleyici ilgi gösterdiği gibi, herkesin ilgisini çekecek bir yanı, herkes için bir başka anlamı vardı diye düşünüyorum. İkinci gün gösteri çok daha başarılıydı; şayet ilk gün izleyerek bizden farklı düşünenler varsa diye belirtmek isterim ki emeklerinin karşılığı olan seviyeye ekip sanırım daha yakındı. Aksaklıkların giderilmesinden, gelişmelerden, önceki gösterinin tecrübesinden kaynaklanmış olabilir, gayet de doğaldır. İzleyici yönetiminden, alan kullanımına, kukla oynatanların rahatlığından, hikayenin gelişimine kadar görülebilir farklar söz konusuydu. Böyle bir başarıda emeği geçen bütün sanatçıların, sanatçı adaylarının bu işle büyük kıvanç duyduğuna ve birikimlerini bu güzel fırsatla artırdığına şüphe yok. Bacanın Melekleri materyal ve biçim, kuklaların boyutu, alanın kullanımı, izleyici ile ilişki açısından daha önce gördüklerimizden oldukça farklıydı. Umut taşıyan Martı’sı, muzır Karga’sı, kendini oradan oraya sürükleyen belki en çok sevilen karakter Çuval’ı, Müdür’le münakaşa edip duran Yaşlı Ninesi, uçuşup kaçışan rüyada gibi hissettiren türlü yaratığıyla orada bulunan herkesin bir yerindeki insana dokunduğunu düşünüyorum. Bir düğün gördük, bir ölüm, korktuk, umutlandık, çalıp oynadık dev kuklalarla birlikte… Ne kadar evrenseldi alanda aktarılan bütün o duygular.

Miyazaki ustanın “Spirited Awaw [Ruhların Kaçışı]” filmindeki kimi karakterleri çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Oyunda anlaşıldığı kadarıyla bir kömür fabrikasında olmamızdan, yaşanan olaylara, kömür canavarı (fırtına zannetmiştim) karaltısının seyircilerin arasından gelip bir kuklayı yutmasına, martının yanımızdaki havuzdan su içmesine, karganın her şeye “gagasını” sokmasına ve laf yetiştirmesine, karga ile müdürün oradan oraya seyircinin etrafından koşmasına kadar pek çok noktada mekan hayli güzel kullanıldı. Ve böylesi ilginç bir mekanda (etrafta kule gibi baca gibi yapılarla oldukça eski ve esrarengiz bir atmosferi var) Miyazaki filminden fırlamış gibi krakterlerin canlanışını izlemek müthiş bir duygu.

mavisu2

Kukla oynatıcıların kuklanın içinde olanları hariç, elleri oynatanlardan da oluşması belki çok küçük izleyicilerin bunun bir taklit/bir oyun olduğunu sezmesinde yararlı ve yerinde olmuştur.  Bu arada özellikle toplu taşıma ile Hava Gazı Fabrikası’na ulaşan izleyicileri, çok sayıda çocuğun da gösteride olduğunu göz önünde bulundurursak, güvence altına almak için, liman ve çevre yolu bağlantısından kaynaklanan ağır vasıtalı ve süratli trafiği kontrol ederek yaya akışını düzenleyecek görevliler yerleştirilse ne kadar müthiş olurdu diye düşünmeden edemiyoruz. Çocukların da bulunduğu kalabalıkların, gösteri saatinde, İzban Tren Garı istasyonundan ve Liman otobüs durağından mekana ulaşırken güçlük çektiğini ve risk altında olduğunu belirtmek gerek.

mavisu3

Buna benzer etkinliklerin kanımca en etkileyici yanı, kuramsal olarak alanda çeşitli seviyelerde eğitim alan sanatçıların, üstelik (belki en güzel kısmı) dal ayrımı gözetmeksizin, uygulama yapmasına ve ortaya ürün çıkarmasına olanak sağlaması. Bir de bu işin halk ulaşmasına tanık olmaları, birikinlerini gerçekleştirmeleri gerçekten çok kıymetli. Okulda tartışılan, üzerine kafa yorulan, anlamlandırılmaya çalışılan her şeyin toplamı o izleyicilerin merakla çevrelediği alanda ne kadar işlevselse, ne kadar hayatınızı ve gösterinizi kurtarıp ayakta tutuyorsa, o kadar sağlam bir tiyatro dünyamız var demek.

mavisu4

 

Dikkat Dikkat! Lütfen tiyatro için siz de (en az) bir şey yapınız!

Tam zamanı… Geçmiş gösteriden bahsederek yazı noktalamak olmaz. Diyeceğim o ki Mengü Ertel’in yaşamı ve yapıtları oğlu tarafından bir sergiye dönüştürülmüş: Tiyatrografi[1], 26 Nisan’a kadar Maçka Sanat Galerisi’nde, sizin gidip görmenizi bekliyor. Aynen Bacanın Melekleri’ndeki sinirli, otoriter, bağırıp çağıran fabrika müdürünün dediği gibi “Siz! Evet, evet sizler! Siz bayım, ortadaki. Evet gözlüklü olan beyefendi, size söylüyorum!”

mavisu6


[1] Afiş Viral Mecmua’dan alınmıştır. Daha fazlası, çağdaş dekor ve afiş sanatçısı Ertel üzerine detaylı bilgi için http://www.viralmecmua.com/sanati-ve-yapitlariyla-mengu-ertel/haberdetay/503279/default.htm ve sergiyle ilgili bir diğer duyuru ve afiş için Bant Magazine http://bantmag.com/news/mengu-ertel-sergisi-tiyatrografi-bu-aksam-aciliyor/ sayfalarına ulaşılabilir; ayrıca sanatçının adına “Mengü Ertel” facebook sayfası bulunmaktadır.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


− 4 = üç

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>