GalataPerform’dan “İz”

Mehmet Bozkır

Türkiye’de yaşayan ve 6-7 Eylül olaylarıyla evlerini terk etmek zorunda kalan Rum kız kardeşler Markiz ve Eleni; 12 Eylül 1980 darbesinden sonra olaylardan kaçmak için aynı evi kiralayan genç devrimci Ahmet ve onun Karadenizli ev sahibi Turgut Usta; 2000’li yıllarda aynı evde yaşayan seks işçisi Sevengül adlı travesti ile sevgilisi Rizgar.

Tarlabaşı’nda bir ev. Bu evde değişik zamanlarda birbirinden habersiz yaşayan insanlar. Farklı zamanlarda aynı evde yaşamış olsalar da kesişen hikâyeleri.

Tarlabaşı adını uzun yıllardır hep operasyonlarla, baskınlarla duyurup ötekilerin, ötekilerin ötekilerinin bir arada yaşaması, pencerelerinden birbirine uzatılmış çamaşır ipleriyle bazen bir belgeselde bazen bir sinema filminde yarı romantik yarı dramatik şekilde çıktı karşımıza. Gerçekteyse hayatımıza sokmadığımız ötekilerin yaşadığı yer olan Tarlabaşı eski ışıltısı kalmasa da hala bir cazibe merkezi olan Beyoğlu’nun, İstiklal Caddesi’nin hemen arkasında, bırakın o dar sokaklarına girmeyi önünden geçerken bile korkulan bir yerdi pek çokları için.

Ne olup bittiğine pek tanık olmadığımız ve hadi utanarak itiraf edelim pek de umurumuzda olmayan Tarlabaşı bugün kocaman paravanlarla kapatılmış durumda. O paravanlarda iş yemeğinden çıkan beyaz yakalı kadınlar-adamlar, köpeğini gezdiren gençler, alışveriş yapan şık hanımlar, spor yapan insanlar, kafelerde sohbet edenler resmediliyor ve Tarlabaşı’nda yapılan kentsel dönüşümle nelerin başarılacağı anlatılıp hepimize güvenli ve konforlu bir yaşam alanı vaadediliyor. Gerçekliğini tam kavrayamadığımız Tarlabaşı yakın zamanda paparazzilerin istilasına uğrayıp gazetelerin magazin sayfalarında, televizyon programlarında bir nevi Nişantaşı, Cihangir muamelesi yapılarak ünlülerin haberleriyle yer bulacak günlük hayatımızda.

Belki başka ülkelerde doğru uygulandığında işe yarar bir şeye dönüşen kentsel dönüşüm bizim ülkemizde gündeme geldiğinden beri hep belayla, mağduriyetle anılır oldu. Özellikle Roman vatandaşların başına gelenlerden sonra hepimiz anladık kentsel dönüşümün ne menem bir şey olduğunu. Tam da bu noktada biraz geç kalınmış olsa da Tarlabaşı’nda yapılacak olanlara daha geniş tepkiler verilir oldu, henüz olumlu bir gelişme sağlanamasa da.

Tarlabaşı’nın sokaklarına, evlerinden birinin içine korkusuzca giren yazar Ahmet Sami Özbudak İz ile bize kaybolup giden şeyin ne olduğunu anlatıyor. Ülkenin son 60-70 yılında Tarlabaşı’nda aynı evde yaşamış olan kişilerin hikâyeleriyle tanışıyoruz ve bir evde yaşayanların başlarına gelenlerle birlikte ülkede esen değişim rüzgârlarını gözden geçiriyoruz.

İz, 2006 yılından bu yana oyun yazarlığı konusunda kayda değer işlerin çıkmasını sağlayan Yeni Metin Yeni Tiyatro projesi kapsamında Ahmet Sami Özbudak tarafından yazılan bir oyun. Sahnelenmeye başladığından beri olumlu eleştiriler alan “İz” yazarına Almanya Heidelberg Stückemarkt Festivali’nde “Avrupa’nın En Genç En İyi Oyun Yazarı” ödülünü kazandırdı.

Yazarın da içinde bulunduğu yaş grubunun şahit olmaması ve resmi tarihte yer bulamaması nedeniyle eksik aksak bildiğimiz ama tarihin aslında hiç de uzak olmayan bir diliminde yaşanan 6-7 Eylül olayları; bugün hala mağdurlarının hayatta olduğu, mağduriyetlerin devam ettiği 1980 Darbesi; doksanlı yıllarda yaşananlardan sonra bugün geldiğimiz noktada Kürtlere bakışımız, her dönemin ötekisi olan ve en ağır mağduriyetlerini yaşayan travestiler. “İz”in konusunu oluşturan hikâyeler ve karakterler bu grupta yer alan kişilere ve aslında işin özünde bu ülkede yaşayan herkese ait şeyler.

Söylenecek çok şeyin olduğu, olayların ağırlığı nedeniyle bir şey söylerken ajitasyona kaçma ya da didaktik olma riskinin bulunduğu konularda yazar Ahmet Sami Özbudak büyük bir duyarlılık ve ustalıkla kişilere mesafeli davranmış, tarafsızca var olan durumun tespitini yapmış. Yazarın anlattığı ve gösterdiği şeylerden seyirciler olarak bizim payımıza düşen şey utanmak.

“İz”i GalataPerform’un kurucusu ve aynı zamanda oyuncularından birisi olan Yeşim Özsoy Gülan yönetiyor. Gülan’ın rejisini dinamik, çözümlemesi iyi yapılmış şeklinde tanımlamak mümkün. Yönetmenin varlığı oyuna çok şey katmış, karakterleri ve hikâyeleri iç içe sokan, hem kesişme noktaları yaratan hem de temas noktalarını sınırlı tutup inandırıcılığı zedelemeyen bir anlayışla oyun sahnelenmiş. Kuşkusuz ki oyunda bu kesişme noktalarına yer verilmeseydi bu derece etkileyici bir sonuç almak mümkün olmazdı. Yeşim Özsoy Gülan bir yandan da çok ciddi bir risk almış, tüm kurgusunu yerle bir edecek şekilde değişik zamanların karakterlerini zaman zaman aynı odada, aynı masada buluşturmuş. Bir oyuncunun diğerine bir anlık bakışıyla ya da dokunuşuyla tüm inandırıcılığın yok olması tehlikesi oyun boyunca varlığını sürdürüyor. Ekipteki tüm oyuncular bu konuda son derece titizler, birbirlerinin varlıklarından bihabermiş duygusuna seyirciyi ikna ediyorlar.

Yeşim Özsoy Gülan’ın rejisine en büyük katkıyı sinematografik dramaturji çalışmasıyla Ceren Ercan yapıyor. Biz evin sadece bir odasında yaşananlara birebir tanık olurken Ceren Ercan’ın fikriyle sahneye yerleştirilen iki ekrandan diğer odalarda aynı anda neler olup bittiğini görüyoruz. Zaman zaman hem sahneyi hem de ekranları takip etmek güçlük yaratsa da verdiği keyif öylesine büyük ki bu güçlüğe seve seve katlanılıyor.

Yazar, yönetmen ve dramaturgun muhteşem işbirliğine kostüm tasarımıyla Tülin Kermen, sahne tasarımıyla Başak Özdoğan, müzik tasarımıyla Özüm Özgülgen ortak oluyorlar. Zamanların birbirinden farklı olmasıyla nedeniyle dönemi yansıtan kostümleri hazırlayan Tülin Kermen’in başarısını göz ardı etmeden görsel anlamda oyuna katkı sağlayan Başak Özdoğan’ın işinin biraz daha zor olduğunu söylemeliyim. 60 yıllık bir dönemi hiçbir dekor değişimi olmadan gösterebilmek pek kolay bir iş değil, son yıllarda alternatif sahnelerdeki pek çok oyunun dekor tasarımcısı olarak ismini gördüğümüz Başak Özdoğan diğer işlerinde olduğu gibi burada da başarılı bir tasarıma imza atmış.

Oyunda Okan Urun, Burak Safa Çalış, Batur Belirdi, Bertan Dirikolu, Yeşim Özsoy Gülan, Ceren Demirel ve Koray Kadirağa rol alıyor. Oyuncuların her biri kendi karakterlerine ve dönemine uygun performanslar sergilerken bütün halinde de uyum içindeler. Yazılan eleştirilere ve sosyal medyada yapılan yorumlarda baktığımda Sevengül karakteriyle Okan Urun’un bolca övgü aldığını görüyorum ki buna hiçbir itirazım yok, hepsi de hak edilmiş sözler. Pek çok açıdan “İz”i izlediğime son derece memnunum, memnuniyet yaratan yanlardan biri Burak Safa Çalış, biri de Ceren Demirel. Her ikisini de sahnede ilk kez izledim ve bundan sonra başka oyunlarda da izleyebilmeyi umuyorum. Burak Safa Çalış’ı diğer oyunculardan ayırıp biraz daha fazla kayırmalıyım çünkü bu kadar inandığım bir karakterle (Rizgar) öyle sık sık karşılaşmıyorum.

“İz”e dair bütünüyle değerlendirme yaptığımda herhangi bir olumsuz görüşüm yok. Tek olumsuz taraf var, o da oyuna ya da oyunculara dair değil, maalesef seyirciye dair. Rizgar ve Sevengül’ün ilişkisi yazar tarafından çok boyutlu olarak ele alınsa da, oyuncular tarafından karakterler son derece başarılı şekilde canlandırılsa da ikilinin bazı diyalogları seyirciyi güldürdü, üstelik hiç de gülünecek bir şey olmamasına rağmen. Bu gülüşmelerin kaynağı oyuncular ya da yazarın oluşturduğu diyaloglar değil, bizim bir travestiyle bir erkeğin arasındaki aşka, sevgiye inanamamamız, saygı duyamamamız. Heteroseksüel ilişkiler kadar değerli görmememiz. Ayrımcılık ve homofobi kanımıza işlemiş, dilimizde nefret söylemi yoksa da birçoğumuzun eşcinselliğe ve translığa eğlencelik, seyirlik gözüyle baktığı acı bir gerçek.

“İz” her şeyiyle dört dörtlük bir oyun, bu sezon şimdiye kadar izlediğim oyunlar içinde içime en çok sinen iş. Bu keyfi herkesin yaşaması dileğiyle.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


− 4 = beş

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>