Ankara’da Sarı Zeybek Devam Edecek mi? Nasıl Devam Edecek?

Ozan Demircioğlu

Ankara’da 2013-2014 özel tiyatro sezonuna büyük beklenti içinde girmiştim. Ancak son dönemlerde yaşanan güncel olaylar Ankara seyircisini kimi oyunlardan alı koyuyor. Arada seyirci tarafından çok net algılanan, oyuncu ve reji başarısı oldukça net ve özgün eserler  de oluyor tabii. Fakat kimi oyunlar toplumun belleğinin tazelenmesi, geçmişin değerinin anlaşılması içinde birer anahtar niteliği taşımakta. “Sarı Zeybek” bunlardan birisi.

Oyunu üç aşamada incelemekte fayda görüyorum. Metin, reji ve oyunun adı. Başlamadan önce eleştirinin bir gözleme dayalı iyileştirici özelliği olması dileğindeyim. Bir tiyatro seyircisi ve Gezi Parkı sürecini içinden ve derinden yaşamış biri olarak önemli gördüğüm birkaç noktayı paylaşıyorum.

Oyun, Ankara Halk Oyuncuları Tiyatrosu tarafından sahneye kondu. Ekip genç arkadaşlardan olan enerjisi yüksek kişiler. Yönetmen ise yıllarını Devlet Tiyatrosu’na ve özel tiyatroya adamış bir emekçi, Tolga Çiftçi. Kendisini hem görev aldığı tiyatro oyunlarında izledim, hem de aynı oyunda görev almaktayım…

İlk değineceğim nokta metnin oluşması: Metin, Atatürk’ün mücadelesinin ve Gezi Parkı’nın sıralı bir şekilde göstermeci bir biçimde sunulmasından ibaret. Fakat olaylar birleştirilmemiş, aksine bir ara geçişle iki farklı olay art arda sıralanmış. Burada önem kazanması istenen fakat bir o kadar da haksızlık edilen bir konu var: Gezi Parkı süreci ve Atatürk mücadelesinin bir araya gelememesi/getirememesi ve getirilemeyecek olması. Metinde arzu edilen Atatürk’ün özgürlük ve bağımsızlık, Cumhuriyet mücadelesinin, Gezi Parkı’nda yaşanan özgürlük mücadelesi ile eş tutulması doğru değil. Buradan unutulan ve akıldan kaçan çok önemli bir yer var. Bunu bir Gezi Parkı direnişçisi olarak gönül rahatlığıyla dile getirebiliyorum: Silahsızlık. Atatürk’ün bağımsızlık ve Cumhuriyet mücadelesi kanlı savaşların üzerinden elde edilen bir “zafer”, Vatan savunması! Fakat Gezi Parkı ise tamamen silahlanmaya ve şiddete karşı bir eylem olarak benliklerde yerini korumakta, hala. Öyle ki burada iki olayın yan yana getirilmesi bir mücadele kardeşliği olarak gibi algılanmakta, milliyetçilik ve ulusal mücadele duygularını ateşlemekte. Unutulan gerçek ise, savaş!

Olayların yan yana getirilmesinde temel bir hata olduğu ortada. Özgürlüğün nasıl edildiğinden çok özgürlük mücadelesi ortaya çıkarılmış. Atatürk’ün Cumhuriyet mücadelesi takdirle karşılanıyor olabilir ya da biz karşılıyor olabiliriz. Fakat Gezi Parkı süreci silahlı bir bağımsızlık mücadelesi ile bağdaştırılmaması gereken bir toplumsal olay. Direnmek kelimesinin temel anlamında bir karşı koymak vardır, karşılık vermek değil. Buradan arada unutulan ya da seyirciye geçirilemeyen önemi büyük olan nokta: Gezi Parkı mücadelesi bir direnişin simgesinin olması! Bunu araştırmacılar, tarihçiler ve sanatçıların daha gözü açık ve bir yere çekmeden ortaya koyması gerekmektedir. Atatürk ile anılması Gezi Parkına, o tarihe ve mücadeleye haksızlıktır. Ayrıca; orada bir araya gelen Türk, Kürt, AKP’li, BDP’li düşünen insanların hiçe sayıldığı, sadece Atatürk mücadelesini sevenlerin algılayabileceği bir durum yaratılmış. Bir AKP’li Gezi Parkı eylemcisinin ya da  farklı düşünenlerin, Atatürk’ü sevmeyebilecek olanların istemediği bir durum olabilir. Evrensel değerler üzerinde düşünmek, milliyetçilik duygusunun başka alanlarda ve metinlerde tatmin edilmesi istenen bir durum. Sanatçı yükümlülüğü olarak bütün herkesin en saf doğa ve yaşam mücadelesi olan süreçleri bir yere dayandırmaması için çabalaması gerek.

Diğer konu ise Reji; burada ise girişte çok fazla uzun tutulan ve seyirciye huzursuzluk vermesi istenen bir el feneri oyunu var. Göstermeci bir biçimde başlayan oyunun, tek düze kostümleri ise gayet şık olmuş. Oyuncular karakterleri, kostümlerinin üzerinde biçtiği özelliğe göre değil de karakterin iç duygusuna göre harmanlamakta. Sahnenin dağılımı ise, yaygın bir biçimde oturuş, oyunun izlenmesini ve seyircinin benliğini diri tutmasını sağlamakta. Yönetmenin bu seçimi, rejiyi oldukça özgün tutmasını sağlamış. Buradaki özgünlük yönetmenin rahat bir sahneleme geçirdiğini gösteriyor. Ayrıca metnin Atatürk’ün mücadele yolculuğu ve Gezi Parkı yolculuğu ile sonuna varan “duran adam” eylemi Atatürk’ün “Türk Milleti!” sözlerine karşılık saygı duruşu olarak algılansa da seyirciler çıkana kadar beklenmesi duran adam eylemine bir çağrışım yapmış.

Oyunculuklar ise, bir seyirci gözünden değerlendirildiği zaman; daha etkileyici hale gelebilirdi. Göstermeci biçimlerde tercih edilen mübalağadan oldukça uzaktı. Tiyatronun kuruluş amacını bilmediğimden amatör/profesyonel açıdan bakamama neden oldu.  Belki sade oynamaları yönetmenin tercihi olabilir. Bazı oyuncuların doğal içtenliği seyirciyi yer yer güldürmekte. Ekibin genç olması sahnenin canlılığını ayakta tutuyor. Fakat sahnenin bazı bölümlerde oyuncuya ve seyirciye karşı bir duruş hatası vardı. Üçlü konuşma sahnelerinde ortadaki oyuncuların bir diğer oyuncuyu kapatması sahnede bir sağa dön, bir sola dön gibi bir etki yaratmakta. Oysa diyagonal bir biçimde üçlü konuşmalar daha rahatlatılabilir.

Son olarak ise oyunun ismi: Buradan yine ilk cümlelerde anlattığım olayların yan yana gelmesindeki Gezi Parkı’na yapılan haksızlık ortada. Çünkü “Sarı Zeybek” isminin konması oyunun, seyircinin ve reklamın Atatürk üzerine döndüğünü resmediyor. Aynı şekilde oyunun adının Gezi Parkı olduğunu düşünsek bile bu sefer de Atatürk’e haksızlık edilebilirlik boyutunun yüksek olacağı ortaya çıkıyor. Çünkü milliyetçi değerlerin evrensel değerler katılarak “öyleymiş” gibi oluşturulması bir manipüle yaratmakta. Uyarlayanın neden böyle isim seçtiği aslında neden Gezi Parkı’nı Atatürk ile neden yan yana getirdiğini de açıklayabilir. Belki bir dahaki toplumsal olaylar geçmiş mücadelelerle anlatılmaz da toplum; daha aydın ve yaşadığı dönemden sorumlu bir kişi olarak özgünce ilerlemeye devam edebilir, dünyaya örnek olabilir. Gezi ne üş beş ağaç meselesidir, ne de milli mücadele. Gezi “insanın” direndiği yaşam mücadelesidir.

Tek önerim bir direnişçi olarak, Gezi Parkı’nın silahlı mücadele ile anılmaması için rejiden bir değişiklik/farklılık ya da oluşum beklemekteyim/beklemekteyiz. Biz? Kimiz? Biz, barikat kurup emniyetin silahının, kapsülünün kafamıza gelmemesini isteyenleriz. Eline silah alıp insanların öldürülmeye gidenleri engellemek isteyenleriz. İnsanların öldürülmemesi, dövülmemesi ve yaşamına müdahalede bulunulmamasını isteyenlerdeniz. Sanatın silahlı mücadelelerde anılmamasını isteyenlerdeniz. Hepimiz öyleysek eğer silahın, ağacın yanında olmadığı yarın düşleyebilir, kurabiliriz…

Brecht’in dizelerinde  anlattığı gibi;

“Savaş istiyoruz!” 

En önce vuruldu 

bunu yazan

Yorum


işlemi tamamlayınız:


yedi − = 6

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>