Tiyatro Keyfi’nden Keyifli Bir Oyun: “Rain Man”

Üstün Akmen

Yönetmen Kemal Başar, otuz yıllık hayalini gerçekleştirip eylül 2013’te “Tiyatro Keyfi” adıyla kendi tiyatrosunu kurdu ve ardı ardına oyunlar sahneye koydu. Bu oyunlardan biri Amerikalı Senarist, Romancı ve Oyun Yazarı Dan Gordon’un 2009 yılında yazdığı “Rain Man”i oldu.

“Rain Man”, bilindiği gibi 1988’de otizm hastalığının tanıtımı şeklinde projelendirilen ünlü bir film. Otizm, Dustin Hoffman ve Tom Cruise gibi dev oyuncularla gerçekleştirilen film sayesinde tanındı. Hastalığın vakıfları ve dernekleri yapılandı, ülkeler otizme ödenek ayırdı; hasta yakınları hastalığı tanıyıp, hastayla nasıl yakınlık kuracaklarını anladı.

Barry Levinson’ın yönettiği “Rain Man”, bugüne kadar “en iyi”ler listesinin tepelerinde taçlandırıldı.

Konu

Filmi izleyenlerin hatırlayacağı gibi; ’ta yaşayan ve bir ithal araba satıcısı olan Charlie Babbitt (Devrim Evin), başkalarının düşüncelerine saygı duymayan bencil, üçkâğıtçı ve fırlama bir kent çocuğudur. Senelerdir görmediği ve uzak kaldığı babasının öldüğü ve 7 milyon dolar miras bıraktığı haberini alır. Babasının cenazesine gittiğinde, kendisine sadece 1949 model bir Buick Roadmaster marka araba bıraktığını ve tüm mirasını daha önce varlığından bile haberdar olmadığı ağabeyi Raymond Babbitt (Reha Özcan)’e bıraktığını öğrenir. Raymond, özürlülerle ilgilenen bir klinikte bakıma muhtaç,  bir dahidir. Charlie mirasın gıdımını kaybetmek niyetinde değildir. Bunun için Raymond’u kaldığı klinikten kaçırıp ülke çapında bir seyahate çıkarır. Yol boyunca ağabeyinin yaşamı zorlaştıran alışkanlıklarıyla, takıntılarıyla çileden çıksa da, otistik ağabeyinin matematik ve bellek gücü konusundaki insanüstü yeteneği karşısında şaşkına döner. Bu arada,  kumarhanelerinde ağabeyinin bu az bulunan yeteneğinden yararlanarak büyük paralar kazanır. Charlie yol boyunca, sadece Raymond’u değil, geçmişinin bir parçasını, hatta kendisini keşfetme olanağını yakalayacaktır.

Reji

Şükran Yücel’in titizlikle seçtiği sözcüklerle kulağa hoş gelen bir Türkçe elde ederek dilimize kazandırdığı oyunu Kemal Başar sahneye koymuş. Başar, bu çılgınlık-akıllılık kavram çatışmasıyla zaman zaman tipik bir komedya havasına bürünen oyunu, teatral araçları dramatik bir eylemin deseni gibi uyumlaştırmış. Devinimlerin, jestlerin, tavırların bütününü; fizyonomilerin, seslerin, sessizliklerin uyumunu sağlamış. Oyunu üzümün mayalanıp şaraba dönüşmesi ya da hamurun kabarması gibi dakika dakika oluşturmuş, oyuna sürükleyici bir güç katmış.

Kısacası, sahneye uygulayış, Kemal Başar imzasına yakışmış.

Yaratıcılar

Murat Gülmez’in dekor tasarımı her şeyden önce sanatçı duyarlılığı açısından kutlanmaya değer. Sahne düzeni oyunun gölgesi, röflesi, rengi, çeşnisi gibi… Murat Gülmez oyunla tam bir birlik kurarak eseri canlı bir tablo içinde sunmuş.

Murat Özdemir ise ışıklarını oyunun geçtiği alanlara ve yönetmenin sahnede seyirciye göstermek istediği bölümlere gayet dengeli dağıtmış.

Berna Yavuz’un kadın kostümleri pek güzel de erkek kostümleri eh kıvamında… Erkek oyuncuların iki perdede aynı kostümleri giymesi bir tarafa, Dr. Bruner’in elinde taşıdığı hasta tabelasında iki ayrı bölümde aynı grafik çizimi dikkat çekiyor.

Can Atilla’nın müzikleri seçkin ve saygın…

Oyunculuklar

Reha Özcan, Raymond’un davranış biçimlerini, nefes alışını, duruşunu, yürüyüşünü, bakışını, gestuslarını mükemmel yakalamış. Sonuç itibarıyla canlandırdığı otizm hastası karakterini hastalığın etkisi içinde yok etmemiş, tekstteki hastalık tanımına yoğunlaşmış. Yorumunu belgesel niteliğinden uzak, ötekileştirme üzerine kurmuş.

Devrim Evin’in sahnesel aksiyonu ruhundan bedenine, merkezden çevresine, içselden dışsala, duyumsadıklarından fiziksel biçimine doğru bir hareket oluşturuyor, Evin bu sayede zor olanı başarıyor.

Tamer Levent, bu kere de ustalığını konuşturuyor, performansını sınırsız özellikler halinde parçalayarak, Dr. Bruner’in bütünlüğünün gözden yitip gitmesine izin vermiyor.

Ece Özdikici, Susanne’ı bir dizi kesintisiz bağımsız süreçten türetiyor ve bunların her birini sırasıyla belli bir yönelimin icrasına yöneltiyor; kendi içinde Susanne’ın arzularını ve itkilerini oluşturuyor.

Hakan Eke, yorumladığı dört ayrı değişik karakterin duygulanımlarını seyirciye başarıyla okutabiliyor.

Burcu Görek’e gelinceee…

Yaratıcı iradesinde aralıksız hareketi geliştiriyor, içsel yaşam akışını kuruyor, ete kemiğe büründürdüğü değişik karakterlerin canlı organizmasını arıyor.

Ece Özdikici’den sonra Burcu Görek’i de tiyatromuza kazandıran Kemal Başar özel bir teşekkürü hak ederken, Burcu Görek adını da bir kenara not etmemiz gerekiyor.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


dört + = 11

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>