Önce Tiyatro Vardı

Unknown[Sibel Oral’ın oyuncu Fatih Al ile yaptığı ve Medya365 sitesinde yayınlanan röportajı okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

‘Muhteşem Yüzyıl’ı izleyenlerin Matrakçı Nasuh olarak tanıdığı, diziyi takip etmeyen ama Seyfi Teoman’ın bol ödüllü ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ filmini izleyenlerin ise Çetin olarak tanıdığı Fatih Al yeni bir filmde yeniden sinema salonlarında. Aslında ‘tanıdığı’ derken elbette Fatih Al’ı de biliyorduk ama her iki yapım sayesinde oyunculuğuyla hafızalarımıza daha da yerleşti. Fatih Al şu ara yönetmenliğini ve senaristliğini Atıl İnaç’ın yaptığı ‘Daire’ filminde Nazan Kesal ve Erol Babaoğlu’yla başrolleri paylaşıyor. Film, belki de bir çoğumuzun fark etmeden yaşayıp gittiği o ‘sıkışmışlık’ hissiyle yüzleştiren orijinal bir yapım. Filmde Feramus karakterini canlandıran Fatih Al ‘Daire’yi ve içindekileri anlattı.

‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’den sonra sinema kariyerinizde neler oldu? Film hayatınızı nasıl etkiledi?  

Filmin başarısıyla doğru orantılı olarak elbette daha çok dikkat çekildi üzerime. Bir oyuncu olarak sinemadaki varlığımı değilse de bunun ihtimalini duyuru eden filmdir ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’. Daha sonra, 2012’de 49’uncu Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan, Dilek Keser ve Eriş Güneş Kacargil’in yönettikleri ‘Evdeki Yabancılarw’ adlı filmde oynadım. O da oldukça keyifli geçen bir çalışma dönemi oldu… Onun çekim süreci bitirdikten birkaç ay sonra da ‘Daire’nin setindeydim.  – ‘Daire’ filminde de şehir-taşra sıkıntısı var.

Sinemanın da edebiyatın da bu sıkıntılar çerçevesinde ele alınan çok hikâyesi var ama şahsi olarak sizin şehir-taşra hikâyeniz nasıldır, sıkıntılı mı?  

Filmin üzerinde durduğu insanlık halinin psikolojik, sosyolojik, felsefi karşılıklarını, bu karşılıkların güncel siyasetteki yansımalarını ‘şehir-taşra sıkıntısı’ diye adlandırmak, filmi içinde geçen tek bir harekete indirgemek olur. Nedir o hareket? Filmin başında Feramus ilden taşraya gider. Lakin ne onun ne de diğerlerinin sıkıntıları bununla başlamaz ya da bununla beslenmez. Zira yaşadığımız bu dünya, ilde de taşrada da aynı ‘absürd dünya’ ve insan yeniden ilde de taşrada da aynı ‘absürd insan’dır. Sıkıntılar aynıdır.  – Senaryoyu ve Feramus’un hikâyesini okuduğunuzda ilk neler düşündünüz? Siz Feramus’a ne kattınız ya da o size neler kattı?  Senaryoyu okuyunca öncelikle bu filmi takip etmek istedim. Atıl İnaç’ın dünya algısı ve o algının ürünlerinden biri olan Feramus’la epeydir özlediğim hem duygusal hem düşünsel bir alışveriş olabileceğini hissettim zira. Benim “de” yaşadığım bir takım sıkıntıları benden daha iyi tasvir eden bir senaryoyla karşılaşmak, dahası, o senaryodaki bir rolün bana verilip onun sayesinde kendimi “de” ifade etmeme fırsat tanınması benim için muazzam bir şanstı.

Baba oğul çatışmasıyla ilgili neler söylersiniz?   

Babalarla oğullar arasında hem birbirleriyle bir türlü uyuşamadıkları için örülmüş bir duvar, hem de illa birbirlerine gidip geldikleri, bir türlü kaldırılıp atılamayan bir köprü vardır hep. Feramus yıllarca duvarın diğer yanında durmuş. Köprüyü pek kullanmamış. İşin ilginç yanı, oğluyla kendi arasında da benzer bir durum var. Dolayısıyla, baba oğul karşılaşmasında hangisinden yana olsa diğeriyle arası açılan bir durumda. Babayla oğul arasındaki ilişkinin uzlaşmaz ama birbirine hep ihtiyaç barındıran kuruluşu evrensel bir tema.

Dizi ve sinema elbette çok ayrı disiplinler ama ruhunuzu en çok hangisi besler? Yoksa aslında her şeyin müsebbibi tiyatro mu?  

Üçünün de keyifli yanları ve zorlukları var. Televizyon oyunculuğu, gerektirdiği çalışma temposu yüzünden er geç rutinleşiyor biraz lakin halen seyirciye en çabuk ulaşma yolu. Sinema ise her türlü yetkinliğine rağmen, Türkiye’deki uygulamaların çoğunda daha oyuncu faktörünü yeterince içerememiş, hatta bazen onu bir fazlalık olarak bile görebilen ve de gösterebilen bir sanat durumunda bence. Tiyatro toplum üzerinde etkin olmaktan çok uzaklaşmış durumda. Sanki boş bir zaman eğlencesi gibi sunuluyor, seyrediliyor çoklukla. Televizyonun, sinemanın imkânları ne kadar gelişkin olursa olsun, kameranın varlığı oyuncunun etkisini dolaylar. Kameraya sırtı dönük bir adamı iyi bir kameraman çeker ve sesi güzel biri de ona dublaj yaparsa seyrettiğiniz sırtı, oyuncu sanabilirsiniz. Tiyatroda sırtın da, sesin de, görüntünün de sahibi oyuncudur. Bu yüzden benim için “de” başka her türlü oyunculuk tiyatro oyunculuğundan sonra gelir.

Feramus’un hikâyesinden izleyiciye ne kalsın istersiniz?  

“Neden?” diye başlayan herhangi bir soru kalsın isterim. Ama cevabını vermekte ivedî etmeyeceklerini de umarım.

Bu hikâyeyle babanız düştü mü aklınıza?  

Benim babamla ilişkimde bu çatışma hiç derinleşmediği için kendimi şanslı sayıyorum. Onu hep sırtımı yaslamam için arkamda hazır bekleyen biri olarak hatırlıyorum. Ben geçmesem de köprüyü geçen, duvarı aşan ve benim yanımda benden yana duran bir adamdı babam. Bu yüzden de anısı ara ara aklıma düşen biri değil, aklımın bir kenarının her daim sahibidir.  Ortadan kaybolunca unutulacak kişiyim

Popüler olmak peki? Muhteşem Yüzyıl’dan sonra bir şey değişti mi hayatınızda?  

Sanırım popüler olduğumu söylemek iddialı olur. Daha çok popüler bir yapımdan aşina olunan kişiyim ben. Ve ortadan kaybolmamın yılı dolmadan unutulacak bir kişi. Dolayısıyla böyle geçici bir durumun hayatıma nüfuz etmesini, bende bir zaaf oluşturmasını hiç istemedim. Elbette, sokakta birinin kibarca yaklaşıp benimle fotoğraf çektirmek istemesinden keyif aldığım, ilk ve son defa karşılaştığım insanlardan oyunculuğumla ilgili övgü alıp gururumun okşandığı zamanlar oluyor. Lakin bunun hep böyle sürüp gideceğini sanmak pek gerçekçi bir bakış olmayacağı üzere, daha ilk andan itibaren hayatımı bunlar olmadan önceki haliyle hazır bir biçimde sürdürmeye özen gösteriyorum.

Medya 365