Kadınlar, Aşklar ve Şarkılar

Senem Donatan

 Kadere inat hayatı sil baştan yaşama iddiasında olanların oyunu: “Kadınlar, Aşklar, Şarkılar”

Işıltılı bir oyun, ışıltılı bir oyunculuk

“Kadınlar, Aşklar, Şarkılar”, mesellerle gerçeklerin, hayallerle kâbusların iç içe geçtiği ışıltılı bir oyun. Yazar Şamil Yılmaz, yönetmen Serdest Vural ve oyuncu Ahmet Melih Yılmaz’dan oluşan “Domus Çiftliği Sanat Projesi” ekibi, seyirciyi trans kadınların iç seslerini dinlemeye davet ediyor. Oyun boyunca dört ayrı trans kadının yaşamlarının farklı dönemlerindeki seslerine kulak veriyoruz; çocukluklarına, aşklarına ve ölümden önceki son anlarına. Kimi zaman birbirinden ayrışan, kimi zaman iç içe geçen bu çoklu sesleri seyirciye tek bir ses iletiyor; Ahmet Melih Yılmaz.

Oyunun, trans bireylerin yaşam deneyimlerini duygu sömürüsüne meyletmeyen bir tonda seyirciyle paylaşması övgüye değer bir yaklaşım. Sanatsal işlerde trans bireylerin “kurban”, “mağdur ve biçare” olarak temsili ne yazık ki sıklıkla karşılaşılan bir olgu. Sanatçıların trans bireylerin yaşadıkları travmaları duygu sömürüsüne yol açan bir his yoğunluğuna boğarak ”estetize” etmeye yeltenmeleri, translara dair inandırıcılıktan uzak, klişe temsillerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Ayrıca, “kurban” ve “mağdur” temsilleri trans bireylerin özne olarak verdikleri yaşam mücadelelerini görmezlikten gelmek anlamına da geliyor. “Kadınlar, Aşklar, Şarkılar” transları kurbanlaştırmadan kurguladığı naif anlatı akışıyla, transların hayatlarını konu alan birçok sanatsal işin oluşturamadığı inandırıcılık düzlemini kurmayı başarıyor. Oyunda karakterler yalın ve samimi bir üslupla sahneye aktarılıyor ve trans bireylere yönelik “klişe” tasvirlerden özenle kaçınılıyor.

Yılmaz, sahnedeki ışıltısı, içtenliği, rahat ve muzip tavırlarıyla seyircinin gönlünü çalıveren bir oyuncu. Kendi adıma, özellikle Yılmaz’ın gazinoda şarkı söylediği bölümler hiç bitmesin, hep sürsün istedim. Ayrıca çocukluktan gelen seslerin bazıları oyundan bittikten sonra bile uzun süre zihnimde ve gönlümde yankılanmaya devam etti: “Aslında hiç istemezdim böyle olmayı ama sanırım böyleyim galiba”, “Sevgili günlük, hayatta güzel şeyler de oluyor…. pipimi keseceklermiş.” Öte yandan, kurgudaki ve metindeki muğlâklıklar, bazı anlarda –Yılmaz’ın başarılı oyunculuğuna rağmen- oyunun seyrini zorlaştırıyor. Oyun metninde yer alan, kime söylendiği ve niye söylendiği muğlâk olan ifadeler kimi anlarda –özellikle aşka dair anlatılarda- oyunun genel geçer bir havaya bürünmesine neden oluyor. İnsanın sorası geliyor: Aşk bu kadar “genel” mi yaşanıyor acaba oyundaki kadınların dünyasında? Mekân ve zaman kurgusunda zaman zaman ortaya çıkan belirsizlikler de “genellik” halini pekiştiriyor. Örneğin Ahmet Melih Yılmaz oyun boyunca bizi bir sürü mekâna götürüyor; seks işçisi kadının işe çıktığı sokak, midyeciyle seviştiği yatak odası; konsomatrislik yapan kadının şarkı söylediği gazino, çocukken günlüğünü yazdığı oda; tecavüze uğrayan kadının öldürüldükten sonra atıldığı depo vb. Bu mekân değişimlerini takip etmek oldukça zor. Bazı mekânlar sahnede kendine çok net bir yer bulurken (misal gazino sahnesi) bazı mekânların sahnedeki izi çok silik (seks işçisinin midyeciye olan aşkını anlattığı sahne örneğin). Bunun bilinçli bir tercih mi yoksa kurgudaki bir eksiklik mi olduğu ise net değil.

Karakter analizinde ıskalanan en temel nokta ise; ironi. Oyuncu Ahmet Melih Yılmaz, KaosGL’ye verdiği röportajda seyirciden alınan geri bildirimleri şu şekilde yorumluyor: “İzleyenlerden biri şunu dedi: “Çok beğendim, çok komikti.” Nefret cinayetleri anlatıyoruz ya, nasıl komik olur, nereye gülüyor bu insanlar. Orda bir kafamız karıştı ama içimizi rahatlatan şu oldu: Hani o iç sıkıntısı, oyunu iç sıkmadan anlattık.” Yılmaz’ın sözünü ettiği kafa karışıklığı sahnede de kendini gösteriyor. Oyunun bazı bölümleri çok daha ironik bir şekilde canlandırılabilecekken -koşullar aslında ironiyi gerektiriyorken- ironiden özellikle kaçınılmış sanki. Oysa trans bireylerin yaşamına dair derinlemesine bir analiz acıyı ve hüznü içerdiği kadar ironiyi de içermeli bence. İroni derken; yüzeysel bir komikliği kastetmiyorum. Travmalarla halleşmenin ustası olmuş, acının doygunluğuna erişmiş ruhların alaycılığından bahsediyorum. Topluma hayatın en ucundan bakıp, o mesafenin sağladığı alaycılıkla kadere nanik yapan ironik varoluştan söz ediyorum. Güçlü bir varoluş bu; ölüme inat hayatı çoğaltan bir varoluş. Ve onu anlamaya çalışan herkesi güçlendiren bir varoluş… Nefret cinayetlerine dikkat çekmek isteyen bir oyun, trans bireylerin hepimizi güçlendiren o ironik varoluşlarına da daha çok dikkat kesilse daha hakiki, daha inandırıcı olabilirdi. Aslında hâlâ da olabilir, ne de olsa “Kadınlar, Aşklar, Şarkılar” kadere inat, hayatı sil baştan yaşama iddiasında olanların oyunu.

Oyunu henüz izlememiş olanlar için Aralık Ayı Oyun Programı:

21 Aralık Cumartesi saat:20.30 Şermola Performans (İSTANBUL)

24 Aralık Salı Eski&Yeni Cafe ( ANKARA)

28 Aralık Cumartesi Kıraathane (ESKİŞEHİR)

Yorum


işlemi tamamlayınız:


− üç = 6