Hegemonya, Oyun, Roller ve Performans [1]

Bilal Akar

Lise tarih dersi ezberidir; Fransız Devrimi milliyetçi fikirler yayarak Avrupa haritasının değişmesine ve de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki azınlıkların bu fikirlerden etkilenmesine yol açmıştır. Bu durumdan etkilenen sadece Osmanlı İmparatorluğu değildi elbette ki coğrafi olarak daha yakında bulunan Bir Avusturya-Macaristan İmparatorluğu vardı. Her zaman olduğu gibi iktidarının sarsıldığını hisseden yapılanmalar bu değişime direnç gösterdiler ve onu silah yoluyla bastırma yolunu seçtiler. Fransa’ya savaş ilan eden bu devletlerin unuttukları bir şey vardı bir ülkeye saldırı olduğu anda yurttaşlar ülkelerini ve ülkelerini temsil eden devrimi savunma yoluna giderler. Dış tehdit daha öncelikli bir hal alır. Hocam Prof. Dr. Abbas Vali bu durumun en net tezahürünün İran’daki İslami devrimi sonrası yaşanan Irak saldırısında gözlemlenebileceğini söyler.

Konuyu biraz dağıtmış olsam da bir yazı dizisi halinde yayınlamayı düşündüğüm bu inceleme için çok da absürd bir giriş yapmadığımı düşünüyorum. Zira 1789 Fransız Devrimi öne süreceğim düşünceler ve analizler için bir çıkış noktası niteliği taşımaktadır. Bu yazı dizisinde iktidarların hegemonya kavramını ve günümüzde hayatın her noktasına sirayet etmiş teknolojik yaygınlığın önemli bir parçası haline gelen dijital oyunları ele alacağım. Bu giriş yazısının amacı böyle bir yazı dizisi için teorik bir arka plan niteliği taşımaktır. Sırasıyla iktidar sistemlerinin yarattığı hegemonyayı ve bu hegemonyanın dayattığı bir düzende şekillenen ve insanların gündelik pratikleri içine giren dijital oyunları ele alacağım. Sadece yapısal bir analize gark olmayı istemiyorum Konuyu hem mikro-makro seviyelerde ele almak sonrasında da bunların bir bileşkesini düşünmeye çalışmak yerinde olacaktır. Bu incelemeyi teatral bir niteliğe büründüren ise oyun kavramı ve bu kavram içerisinde yer alan simulatif oyunlar ile FRP (Fantasy Role Playing) mefhumları olacak. Üstelik dijital oyunlarda sistemi ve sosyal yapıları yeniden üreten insanlığın gündelik performansları, bunların dramaturjileri de incelemeye dahil olacaktır.

Başa dönersek Fransız Devrimi lise tarih derslerinde öğretildiği gibi doğrudan milliyetçilik düşüncesini doğurmamıştır. Günümüzün algısıyla düşünmek yanıltıcıdır zira 1789 sonrası ortaya çıkan ağzı salyalı hamasi nutuklar atan bir milliyetçilik düşüncesi değildir. Fransız İhtilali ve onu simgeselleştiren Bastille Baskını ile esasında iktidarın meşruiyet zemini değişmiştir. Bu durum 1789’un en önemli noktasıdır. Özetle, meşruiyetini tanrıdan alan, genellikle bir soya dayanan (Habsburg, Osmanlı, Romanov gibi) iktidarlar meşruiyet sorunu yaşmaya başlamışlardır. İktidarın kaynağı olarak “yurttaş” kavramı ortaya atılmış ve halkın rızasını kazanmış olmak bir şart, koşul haline gelmiştir. Wallerstein, Fransız devrimi sonrası kendi tabiriyle ideolojilerin ortaya çıktığını söyler. Bu üç ideoloji günümüz tabiriyle radikalizm, liberalizm ve muhafazakarlık olarak nitelendirilebilir. Bütün bu ideolojilerin temel çatışması değişimin meşruiyeti, kaçınılmazlığı ve hızı konusunda olmuştur. Günümüzde muhafazakarlık tanımı farklı şekillerde yazılmaya çalışılsa da temel göstergesi Fransız Devriminin normalleştirdiği “değişim” düşüncesi karşısındaki tutumudur. Fransız Devriminin politik değişimi normalleştirmesi ve meşrulaştırması asıl önemli noktadır. 1789’da burjuvalar ezilenlerin desteği ve yardımıyla iktidarı ele geçirmiş ve kendilerine göre yeniden kurgulamışlardır. Bu tarih boyunca bu şekilde işleye gelmiş, bir sınıf(sınıf kavramını ekonomik anlama kısıtlamadan) diğer ezilenlerin desteği ile kendini yönetici sınıf haline getirecek yeni bir sistem kurmuştur. Bu yenilenmelerde çoğunluğu oluşturan ve en alt tabaka olarak tabir edilebilecek kesime git gide daha fazla serbestlik tanımak zorunda kalınmıştır. Bu işleyiş ezilen çoğunluğun her zaman bir araç olarak kullanıldığı sanısına yol açmamalıdır çünkü tarihsel süreçte ezilen kesimin hareketliliği ve bilinçlenmesi artmış ve muktedirler giderek daha fazla ayrıcalık tanımak durumunda kalmışlardır. Bu durum günümüzde muktedirlerin sistemlerinin daha fazla ayrıcalık tanıyamayacak noktaya gelmesine sebep olmuştur. Dünya-sistem teorisyenlerine göre bir “çatallanma” dönemine girdiğimiz ve bu dönem sonrası sistemin kendini yeni baştan kurgulaması zaruriyeti zuhur etmiştir. Bu yeni sistemi bu dönemde gerçekleştirilecek alternatif atılımlar şekillendirilecektir. Aksi takdirde daha totaliter bir dünya-sistem içerisinde yer almamız muhtemeldir.

Yine Wallerstein[1]‘den alıntılayacak olursak, yaşanan terör dönemi sonrasında Fransız liberalleri toplumda kabul görebilecek bir orta yol olarak kendilerini göstermişler ve radikaller ile muhafazakarları kendi çizgilerini ikna etmişlerdir. Bu zamandan sonra radikal ve muhafazakar akımlar çoğunluklar liberallerin birer tecellisi mahiyetine bürünmüşlerdir. Dünya-sistem ister istemez kendini meşrulaştıracak farklı iktidar mekanizmaları geliştirmek zorunda kalmıştır. Bu mekanizmalar iktidarın meşruiyetini hem yapısal anlamda hem de gündelik hayatta sağlama işlevi gütmüştür.

Bu meşruiyet çalışmalarına karşılık olarak, sistem karşıtı hareket uzunca bir süre Marksist retorik etrafında şekillenmiştir. 1900’lerin başında etkili olmaya başlayan ulus hareketleri taşıdıkları nev-i şahsına münhasır özellikler nedeniyle güçlü bir şekilde teorize edilmediklerinden sosyal bilimler alanı çoğunlukla Marksist analize ağırlık vermiştir. Postmodernizmin süksesine kapılarak bu analizleri “büyük anlatı” diyerek aşağılamak yersizdir. Zira gerek Gramsci’nin hegemonya kavramı gerek Althusser’in ideoloji analizleri gerekse Frankfurt Okulu teorisyenlerinin (Horkheimer, Adorno, Benjamin, Habermas, vd.) geliştirdiği eleştirel teori, kültürel Marksizm bize çok önemli yöntemler sunmaktadır.

Bu yazı dizisinde güttüğüm amaç buradan başlayarak oyun kavramını, günümüzde oyun kavramının günlük hayata, insan ilişkilerine ve sistemik işleyişin yeniden üretilmesine dair çeşitli sosyolojik yaklaşımlardan yararlanarak bir düşünceler silsilesi ortaya koymaktır. Her ne kadar sistemik bir analiz, farklı yaklaşımları ihtiva den bir çalışma ve oyun kavramının günlük hayatımızdaki çeşitlenmesine dair örneklemelerle analitik bir inceleme öngörsem de esasında kervan yolda düzülür rahatlığında devam etmek istiyorum. Bu bağlamda her ne kadar nispeten modernist nitelikler taşıyan bir araştırma yöntemi benimsesem de Foucault’un “hele bir durun, ortaya bir şeyler koyalım sonra toparlarız” mantığına daha yatkın hissediyorum.

Özetle bir komplo teorisini çevirmeden dijital oyunların insan hayatına içkinliğini, oyunlarda yeniden üretile sistemi ve geç-modern veyahut postmodern bir toplum olarak oyun kavramının hayatımızdaki tezahürünü dair çeşitli akıl yürütmelerle bir tartışma başlatmak istiyorum.

Aynı şekilde bu yazıyı bir giriş olarak nitelendirip internet kullanıcılarının genel eğilimlerini de göz önüne alarak yazımı bu uzunlukta sonlandırmak istiyorum. Her ne kadar henüz konuya girmemiş olsam da bu kısa girişin konuyla ilgilenen insanlarda bir intiba uyandırmaya yeteceğini düşünüyorum. Bir sonraki yazımda oyun ve hegemonya kavramına dair yapısal bir çözümlemeye başlayacağım.

Kaynakça Yerine

* Immanuel Wallerstein, Dünya-Sistemleri Analizi ]Bir Giriş[ , çev. Ender Abadoğlu, Nuri Ersoy, BGST Yayınları

* Michael Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir, çev. Şehsuvar Aktaş, YKY


[1] İsmin kökeninden dolayı Almanca telaffuzları kullanılsa da Immanuel Wallerstein’in tercih ettiği telaffuza göre yazımı şekillendireceğim.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Okuyucu Yorumları

“Hegemonya, Oyun, Roller ve Performans [1]” yazısına bir yorum var.

  1. adnan koç diyor ki:

    fransız devrimi sorası Britanya lokalinden avrupaya yayılan burjuvazi ve toprak soylularının başlattıkları reformizm hareketine bakman yazına destek sunabilir Bilalcim.

Yorum


işlemi tamamlayınız:


+ sekiz = 10

TÜM YAZARLAR >>

TÜMÜ >>